Hemen her Ramazanda olduğu gibi bu Ramazanda da İslam dünyasından gelen iç savaş ve katliam haberleri iftar ve sahur nimetlerini boğazımıza diziyor. Dün akşam iftarı beklerken haber sitelerine düşen “Suriye’de Lazkiye ve çevresinde çıkan olaylarda ölü sayısı artıyor. Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi’nden yapılan açıklamaya göre ölü sayısı, büyük çoğunluğu sivil olmak üzere bini aşmış durumda. Öldürülen sivillerin yakın mesafeden ateş edilmek suretiyle öldürüldükleri tespit edildi” haberleriyle iftarımız yine zehir oldu.
Ne olacak bu ümmetin hali? Müslümanlar olarak birliğimizi ve beraberliğimizi nasıl sağlayacağız? En azıdan Batı’nın refah ve huzuruna nasıl kavuşacağız? Çoğu, Müslümanların İslam’ı farklı yorum ve algılamalarından kaynaklanan ve coğrafyamızı kan ve ateş gölü haline getiren terör, şiddet ve hatta savaşlar nasıl son bulacak? Başımıza gelen ne varsa hep dış/şer güçlerin marifeti mi?
Bugün Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta, Afganistan’da, Mısır’da, Afrika’da oluk oluk akan Müslüman kanının, yarın Katar’da, Türkiye’de, Suudi Arabistan’da, İran’da akmayacak olmasının garantisi var mı? Biz hep böyle miydik, yoksa son yıllarda mı böyle olduk? Bu sorular gibi hemen her entelektüelin hiç aklından çıkmayan yüzlerce sorunun cevabını bulmanın zorluğu yanında, bu soruların en sonuncusunun cevabını verdiğimizde aslında pek çok sorunun da cevabını bulmuş olacağız ama çözümsüzlüğümüzü ve maalesef ümitsizliğimizi de artırmış olacağız. O halde bu son soruyu tekrar etmekle konuya girmiş olalım: “Biz hep böyle miydik, yoksa son yıllarda mı böyle olduk.”
Hani, bir kitap okudum dünyam değişti derler ya, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Ahmet Akbulut’un “Sahabe Dönemi Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkileri” isimli doktora tezini 1989 yılında okuduğumda, benim de dünya görüşümde önemli değişiklikler hâsıl oldu. Dini ve dünyayı algılamamda, bugün uluslararası ilişkilerde yaşanan pek çok sorunun kaynağını keşfetmemde diyebilirim ki en önemli unsur mezkûr doktora tezi olmuştur. Evet, şimdi eminim ki, biz son yıllarda ya da son asırlarda bu hale gelmedik.
Daha Peygamber Efendimizin mübarek naaşını toprağa vermeden yaşanmaya başlanan siyasi iktidar kavgaları, maalesef 14 asır boyunca milyonlarca Müslümanın yine Müslümanlarca katledilmesine, bugün bile zikredildiğinde bizleri utandıracak olan işkence ve şiddet uygulamalarına neden olmuştur. Vefatından sadece iki yıl önce yüz binden fazla insana, hadisçilerin tanımlamasına göre sahabeye, hitap eden Peygamber Efendimizin cenaze namazına katılanların sayısı sınırlı kaldı. Dr. Akbulut’un doktora tezinde detaylı olarak anlatıldığına göre, Hz. Peygamber’in mübarek naaşı ilgi ve görev beklerken, asıl ilgiyi Sakifetu Beni Saide yani, Saide oğullarının gölgeliğinde yapılan siyasi iktidar tartışmaları görüyordu.
Bir tarafta Peygamber Efendimizin mübarek eşleri, ümmetin annesi Hz. Aişe Validemiz, diğer yanda, Efendimizin damadı ve yeğeni, ümmetin gözbebeği Hz. Ali (R.A), Peygamberimizin irtihalinden sadece 24 yıl sonra taraftarlarıyla birlikte Cemel Savaşında savaşmışlar ve bu savaşta maalesef çoğu sahabeden olmak üzere yaklaşık 20.000 Müslüman hayatı kaybetmiştir. Bir yıl kadar sonra bu kez Sıffin de, Hz. Ali (R.A) ile Muaviye kuvvetleri arasındaki savaşta aralarında sahabenin de olduğu 70.000 civarında Müslüman katledildi.
İslam’ın bugünkü düşmanları olarak kabul ettiğimiz İsrailli Siyonistler ya da Amerikalılar bugünkü siyasi konjonktürde Kâbe-i Muazzama’ya doğrudan saldırabilirler mi? Bu elbette pek mümkün görünmüyor. Ama sahabenin çocukları olan tabiin devrinde, hicri 691 yılında, TaifliSakif Kabilesinden hafızlığını babasından ikmal eden hatta bir süre Taif’te çocuklara Kur’an dersi veren Haccac bin Yusuf isimli Emevi Valisi, taraftarıyla birlikte Kâbe’ye sığınan Emevi saltanatının muhalifi Abdulah bin Zübeyir’i Mekke’de muhasara altına almış ve Ebrehe’nin yapamadığını yapmış; Kâbe’yi mancınıklarla taşa tutarak tamamen yıkmış, İbnZübeyr ve beraberindeki binlerce Müslümanı açlıktan ya da kılıçta geçirerek şehit etmişti.
İslam ve Mezhepler tarihi, ilk dönemden bugünlere kadar Müslümanların milyonlarca Müslümanı katlettikleri yüzlerce hadiseye şahit olmuştur. Peygamber Efendimizin tedrisatından geçmiş, O’nu bizzat dünya gözü ile görmüş, İslam’ın müminleri kardeş yapan sim/barış ortamını bizzat yaşadıkları halde ve Veda Hutbesinde, “Kabilecilik ve asabiyet ayaklarımın altındadır. Benden sonra kabilecilik, Arapçılık yaparak topuklarınızın üzerinde asla geri dönmeyin!” emrini bizzat dinledikleri halde, maalesef o zamanın müminleri, Peygamber Efendimizin Mübarek naaşı bile ortada iken kabile ve iktidar hırslarını engelleyememişlerdir. Kureyş’in, Hz. Ali Efendimiz ile iktidarı, Hz. Ali’nin şehadetiyle sonuçlanmış, Peygamberimizin iki kızından damadı olan Hz. Osman’ın Ümeyyeoğulları adına iktidarı da onun şehadetine yol açmıştı.
Akbulut Hoca’nın ulaştığı tespitlerde olduğu gibi, bugün yaşadığımız tüm siyasal sorunların temelinde, inanç esaslarımızın şekillendiği o dönemlerin etkisi vardır. Asırlara sâri sorunlarımız, o dönemlerde siyaset etkisiyle oluşan Kur’an dışındaki yazılı literatürümüz ve o dönemlerin sosyal-siyasal iktidar kavgaları dikkatlice incelenmeden inanç esaslarımızı şekillendirmeye devam ederse, bu yazının başındaki tüm sorular cevapsız kalacaktır.
Batı’da da, 13. ve 14. Yüzyıllarda İngiltere ve Fransa arasında yüz yıl süren 100 Yıl Savaşlarında ve 17. Yüzyılda Katoliklerle Protestanlar arasındaki 30 Yıl Savaşlarında ve sonrasında, 20. Yüzyılda, birinci ve ikinci dünya savaşlarında milyonlarca insan hayatını kaybetti. Hele 30 Yıl savaşları hiç kuşkusuz Avrupa’nın gördüğü en büyük din savaşlarıdır. Devletlerarası sistemin kuruluşunun başlangıcı olan Vestfalya Antlaşmasıyla Avrupa devletleri, artık siyasi çıkarlarının dini karakterlerinin önüne geçtiğini fark etmişlerdir. Kurulan yeni diplomatik ilişkiler ve stratejik hamleler devletlerarasındaki siyasi ilişkilerde özellikle politik güç dengelerine dayalı küresel bir yol izlemelerine zemin hazırlamıştır. Bu ağır ve kötü tecrübelerden sonra Kıta Avrupası, artık barış içinde ve tek devlet. AB’nin ortaya çıkmasındaki en önemli etkinin yukarıda sözü edilen tarihi savaşlardan çıkarılan dersler olduğu herkesin malumudur.
Biz de, belki hiçbir dönemi kutsallaştırmadan, Kur’an’ın ve sahih sünnetin evrensel ışığında dinimizin inanç esaslarını oluşturan siyasal etmenleri fark ettiğimizde ve bunları dinden ayıkladığımızda selamete ereceğiz, buna eminim.