Şol gökleri kaldıranın,
Donatarak dolduranın,
Ol deyince olduranın,
Doksan dokuz adıyla
Olay 16 Kasım 2025’te Giresun’un Keşap ilçesinde gerçekleşiyor. Uzun bir süre kanserle mücadele eden, 68 yaşındaki Emekli Öğretmen Abdullah Coşkun, İzmir’de doktor olan kızıyla son taramalarını yaptırıyor ve tahlil sonuçlarının tamamen temiz olduğunu öğreniyor; eşiyle beraber memleketine doğru yola çıkıyor. Keşap’a gelince 38 yaşındaki İlhan İhtiyaroğlu ile ufak bir kaza yapıyorlar. İlhan, araca arkadan çarpıyor.
Arabasından inen genç, emekli öğretmenin yanına geliyor. Camı açan öğretmenle söz kavgasına başlıyor. Hızını alamıyor, emekli öğretmeni dışarı çekiyor. Onu yumruklamaya başlıyor. Başını öteye beriye vuruyor. Sonunda yere düşen emekli öğretmene vurmaya devam ediyor. Emekli öğretmenin hanımının, “Vurmayın, kalp hastası, kanseri yeni yendi. Vurmayın” demesi hiç işe yaramıyor. Kadın bağırmaya başlayınca kadını da darp ediyor. Ve adam olay yerinde can veriyor.
Emekli öğretmenin köyü, bizim köyün karşısı. Ablam, o köyün kalabalık ailelerinden biri olan Coşkunların gelini. Yani, ablamın komşuları yaşıyor bu olayı. Tanıdığın başına gelince, insan daha çok etkileniyor.
Gücümün yettiğince bağırmak istiyorum: Nereye gidiyoruz? Gençlik nereye gidiyor? Bizi bu duruma getiren nedir? Neyi kaybederek bu hale geldik? Ne yapmalıyız? Bu korkunç durumdan nasıl kurtulabiliriz?
Bir gün bir adam sözünü dinlemeyen, babasına anasına kötü davranan, hiçbir iş tutmayan oğlunu ihlaslı bir hocaya getiriyor. Durumu anlatıyor, ne yapabileceğini soruyor. Hoca da bu adama soruyor:
Bunun üzerine hoca: “Sen adam yetiştirmemişsin, hayvan yetiştirmişsin. Şimdi o da hayvan gibi davranıyor” diyor.
Atalarımız da “Ne ekersen onu biçersin” demiş. Çocuğa Allah korkusu, merhamet duygusu, sevgi saygı, yardım duyguları aşılamalıyız ki öyle bir çocukla karşılaşalım.
Bu noktaya nasıl geldik? Neden çocuklarımız bu kadar sabırsız, arsız, huysuz, saldırgan oldu? Geleceğimizi bu şekilde nasıl kararttık?
Allah inancı ve Allah korkusu, baba otoritesi, anne şefkat ve merhameti, mahalle baskısı ortadan kalktı. Öğretmen, okul disiplini bitti. Bunları çocuklarımıza kazandıramadık. Çocuklar her şeyi bilir, yönetir oldu. İstediğini ve kendini dünyanın merkezine koydu. Canı isterse yapıyor, istemezse yapmıyor. Sorumluluk diye bir şey yok. Öğretemedik. Her istenen; emek vermeden, gayret göstermeden, hak etmeden ele geçmez, bunu öğretemedik.
Kültürümüzü onlara aktaramadık. Destanlarımızı, masallarımızı onlara anlatmadık. Dinimizin güzelliklerini kavratmadık. Örf ve adetlerimizi kapı dışarı ettik. Muhteşem Türk tarihini ve alp erenleri okutmadık.
Ve biz, biz olup yavrularımıza “biz”i anlatamadık.
Çocuğumuz nasıl olsun istiyorsak, onu öyle yetiştirmeliyiz. Yatırımı ona göre yapmalıyız.
Efendimiz Hz. Muhammed (sav) buyuruyor ki: “Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden (ahlâktan) daha üstün bir hediye miras bırakmamıştır” (Tirmizi)
Yasa ise yasa, müfredatsa müfredat, emekse emek! Eğitim işini acilen, köklü bir şekilde ele alıp problemlere zaman geçmeden çözüm bulmalıyız.
Unutmamalıyız ki yeni nesilleri öğretmenler yetiştirir, milletin mutlu geleceği de buna bağlıdır.