Savaşın Doğası ve İnsan

Yayınlama: 30.11.2025
75
A+
A-

Savaşların tarihi, insanlık tarihiyle başlar.

Hatta ilk savaş, bir kardeşin diğerine el kaldırdığı o ilk kıssayla — Habil ile Kabil’in savaşıyla…

Savaş iyi değildir; insanlar ölür, evler yıkılır, şehirler talan olur.

Ama şu soru da akla gelir:

Savaşlar olmasaydı ne olurdu, ne olmazdı?

Evet, savaş acıdır. Fakat tarih boyunca insanlık, kimi zaman en büyük dönüşümlerini savaşların ardından yaşadı.

Devletler savaşlar yüzünden kuruldu, teknolojiler savaşlar yüzünden gelişti, toplumlar kimliğini savaşlar içinde buldu.

Homeros’un destanlarından Nazım Hikmet’in şiirlerine kadar sayısız sanat eseri, insanın bu kanlı deneyiminden doğdu.

Belki de savaş olmasaydı, insanlık daha yavaş ama daha temiz büyürdü.

Savaş olduğu için hızla ilerledik, ama çok şey kaybettik.

Belki de insanın en büyük çelişkisi burada gizlidir:

“Yıkmadan öğrenemiyor.”

Peki, insanlar savaşmadan yaşayabilir mi?

Kısa cevabı: Evet, mümkündür.

Ama zor. Hem de çok zor.

Çünkü savaş, insan doğasının bir yansımasıdır.

İnsanda iki temel dürtü vardır: yaşama içgüdüsü ve egemen olma arzusu.

Yaşama içgüdüsü barışı ister; ama egemen olma arzusu çatışmayı getirir.

Savaş sadece silahlarla yapılmaz-korkularla, hırslarla, kibirle başlar.

Kimi savaş bir annenin çocuğunu okutmak için verdiği mücadeledir, kimi savaş insanın kendi nefsine karşı verdiği iç mücadelesidir.

Belki de insan, bu iç savaşını kazanabilse, dış savaşlara da gerek kalmazdı.

Ama barış kolay değildir.

İnsanlar haklı olmayı değil, anlaşılmayı seçmedikçe; gücü değil, adaleti önemsemedikçe; çıkarı değil, vicdanı rehber edinmedikçe savaşsız bir dünya mümkün değildir. Çünkü barış, silahsız kalmak değil, insan kalabilmektir.

İlk insanlar tabiat olaylarından, vahşi hayvanlardan korunmak için birlikte hareket etmeyi öğrendiler.

Vahşi hayvanlarla baş etmeyi de öğrendiler.

Ama o mücadele, içgüdüsel bir gerçeği doğurdu:

Bir aslan sürüsü bir insan grubuna saldırdığında, herkes önce kendi yavrusunu korumaya çalışır.

Bu, doğanın yasasıdır.

İnsanın da ilk öğrenimi buydu-önce kendini ve kendi soyunu korumak.

Zamanla bu içgüdü, “önce benim güvenliğim”, “önce benim alanım”, “önce benim toprağım” düşüncesine dönüştü.

İşte savaşın tohumu burada atıldı.

“Senin benden güvende olduğun yer, benim olmalıdır” diyen zihniyetin kökü ta buradadır.

Dolayısıyla savaş, yalnızca bir kötülük değil; doğanın rekabet yasasının insan biçimidir.

Aslan bölgesine gireni kovar; insan da “benim toprağım” dediğinde aynı içgüdüyle hareket eder.

Fark şu ki, insan bu içgüdüsünü aklıyla ve teknolojisiyle büyütmüştür.

Doğadaki kavga bir anlıktır; ama insandaki savaşlar medeniyetleri yıkar.

Evet, savaşsız bir dünya teorik olarak mümkündür.

Ama doğanın düzeninde, insanın içgüdüsünde savaşın kökü vardır.

Bu yüzden, insanlık savaşın kendisini değil, sebeplerini dönüştürmedikçe, barış sadece silahların sustuğu bir an olarak kalacaktır.

Belki bir gün, insan içindeki savaşları bitirirse, dış dünyadaki savaşlar da anlamsızlaşır.

Ama o güne kadar, savaş-acısıyla, yıkımıyla, ironik bir öğretmen olarak-insanlıkla birlikte yaşamaya devam edecektir.

error: Kopyalama Yasak