Şol gökleri kaldıranın,
Donatarak dolduranın,
Ol deyince olduranın,
Doksan dokuz adıyla
Yıllar evvel Mehmet Kaplan Hocamdan bizzat dinlemiştim: “Bazı kelimeler kullanıldığı dönemler, durumlar hatırına mutlaka yaşatılmalıdır. Mesela ‘istiklâl’ kelimesi bunlardan biridir” demişti.
Sırf istiklâli uğruna can veren binlerce şehit hatırına, binlerce çileye şahit olması hatırına, binlerce fedakârlık hatırına muhafaza edilmelidir. Bu milletin lideri, “Ya istiklâl ya ölüm!” demiştir. Bu millet yokluklar içinde yavrularını, canlarını hiçe sayarak savaşmış; Nene Hatun olmuş, Kara Fatma olmuş, Sütçü İmam olmuş, Gazi Mustafa Kemal olmuş. Sonra da İstiklâl Marşı yazılmıştır. “Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” duasıyla Âkif, bu marşı istiklâlini topyekûn savaşarak kazanan aziz milletine hediye etmiştir.
Şimdi, “istiklâl” yerine “bağımsızlık” kelimesini mi koyalım? “Bağımsızlık Savaşı”, “Ya bağımsızlık ya ölüm!” “Bağımsızlık Marşı” kulağa nasıl geliyor; nasıl etki ediyor gönüllere?
Kelimeler taşıdığı anlamları onu kullananlardan almıştır. Her kullanan; onlara bir incelik, bir derinlik, bir duygu, bir hayal katmıştır. Bu; yüzyıllar boyu birikerek olgunlaşmış, güzelleşmiş, nüanslarla zenginleşmiş, deyimlerle bir orduya dönüşmüştür.
Yıllar önce, bir öğrenci, ne olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir şey söyledi. Olmaz, dedim. Anlamadı. Bu sefer kızdım, çekilip gitmesini istedim; hâlâ diretiyor. Hani, yüzüne tükürsen yağmur yağıyor sanır, deriz ya; öyle bir durum…
Bu durum beni çok etkiledi. Niye böyle olduk? Sonra, “tak” etti. “Haysiyet” yok, “izzetinefis” yok, “gurur” yok, “şeref” yok. Bütün bu kelimeleri dilden kovduk, yerine Fransızcadan gelme “onur”u oturttuk; ama o kelime bu yükü taşıyamadı. Ortaya istemediğimiz tipte fertler çıktı.
İnsan kelimeler olmadan düşünemez. Onun için Rahmetli Sıtkı Bey, “Fizikte başarılı olmak isteyen roman okusun” derdi.
Hayaller, duygular da böyle. Duygular da kelimelerle anlatılır. Biri ölür, “Geberdi gitti, kurtuldu ortalık!” deriz. Biri ölür, “Büyük kayıp, yeri doldurulamaz.” deriz. Biri mert çıkar, “Allah ondan razı olsun.” deriz. Kimi zaman da “Kadir Mevlâm, beni muhannette muhtaç eyleme.” diye dua ederiz.
Zaman geçer, dil gelişir. Kelimeler yerleşir, kök salar. Artık onlara dokunmamak lazım. “Tanrı misafiri evimizi şenlendirdi” deriz, “Allah misafiri” demeyiz. Alnımız açık, yüzümüz aktır; yüzümüz beyaz, demeyiz. Her kelime yerine yakışır. Onun için kelimeleri doğru kullanmaya gayret etmeli, değerini bilmeliyiz.Yılların donattığı mana gücünü önemsiz saymamalıyız. Onları korumaya çalışmalıyız.
Yazıyı Üstat Necip Fazıl’ın dikkate değer bir tespitiyle bitiriyorum:
Üstada,
– Niye kelimeler konusunda bu kadar titiz davranıyorsunuz? “Hakikat” yerine “gerçek” desek ne kaybederiz, demişler.
Üstat da cevaben,
– Hakikati kaybederiz, hakikati, demiş.