Ünlü Tatar âlimi Musa Carullah’ın güzel bir kitabı var: “Büyük Mevzularda Ufak Fikirler” … Orada önemli dini konularda küçük düşünen bazı anlayışlar sorgulanıyor. Müslüman Türk evladı akıllı insandır ve büyük düşünmek zorundadır. O, dar bir fikrin, basit bir düşüncenin ve cehalet kokan bir anlayışın mensubu olamaz.
Bir gönül dostuna orucu nasıl tutalım diye sormuşlar, o da: “Önce dilini tut, sonra eline, beline sahip ol demiş. Dedikoduyu, gıybeti bırak, kul hakkı yemekten vazgeç, yalan söylemeyi terk et, adam kayırmaktan, israf etmekten, kötülük yapmaktan uzaklaş… Sonra gel beraber oruca niyetlenelim” diyerek hikmetli bir cevap vermiştir. Aslında oruca bütün kötülüklerden vazgeçerek başlamak gerekir.
Demek ki, orucumuz, unutarak bir lokma ekmek yemekle bozulacak kadar gevşek değil, ancak kul hakkı yemekle bozulabilecek kadar muhkem ve sağlam olmalıdır.
Sultan Abdülhamit’in torunu Orhan Osmanoğlu dedelerinden Fatih Sultan Mehmet Han’ın şöyle dediğini nakleder: “’İnsanlara hangi dine inanıyorsun, namaz kılıyor musun, oruç tutuyor musun?’ gibi Allah’ın soracağı soruları sormayın. Onlara, ‘Aç mısın, susuz musun, bir şeye ihtiyacın var mı?’ diye kulun soracağı soruları sorun.” (Bk. https://twitter. com Orhan Osmanoğlu).
“Sakız çiğnemek orucu bozar mı? Denize girmek oruca zarar verir mi? Ay hali olan kadın oruç tutabilir mi?” gibi sorular şuurlu bir Müslümanın soracağı sorular değildir. Bu sorular oruç gibi önemli bir ibadeti basit ve anlamsız hale getirmektedir. Böyle sorularla meşgul olmak insanlığımızın ve dindarlığımızın seviyesini de göstermektedir. Müslüman seviyeli olmak zorundadır… Oruç ise niyetle başlar ve ancak niyetle bozulur. Bozma niyetiniz yoksa orucunuz kolay kolay bozulmaz. Şu halde Kur’an ayında ve oruç ikliminde sorularımızın da büyük ve anlamlı olması gerekir.
Asıl sorulması gerektiğine inandığımız bazı önemli ve büyük sorular şöyle olabilir:
“Kaçak suyla alınan abdestle kılınan namaz kabul olur mu? Allah, sahte isimle sosyal medyada paylaşılan yalan, hakaret, küfür ve iftiralardan da kişiyi sorumlu tutar mı? Rüşvet ve torpille işe giren birine maaşı helal midir? Kara para aklamak için yaptırılan camide namaz kılınır mı? Parayla namaz kıldırma konusunda bu ülkede İmam-ı Azam’ın fetvasına uyan kaç Hanefî imam vardır? Yolsuzlukla, hırsızlıkla elde edilen servet helal olur mu, o servete besmele çekilir mi? Kirli parayla hacca giden biri Arafat’ta anasından doğmuş gibi günahsız olur mu? Arsanın emsalini artırma karşılığında yaptırılan okulda okumak helal midir?”
Bu sorulara şunlar da ilave edilebilir:
Üniversite giriş veya memurluk sınavlarında soruları çalıp yandaşlarına avantaj sağlamak kul hakkını gaspa girer mi? Hiçbir görev yapmadan ve hak etmeden sadece bankamatik memuru olmak ve her ay tıkır tıkır maaş çekmek kamu malını talan etmek değil midir? Deprem felaketini fırsat bilerek kiraları katlamak vicdana sığar mı? Ramazan gelince gıda fiyatlarına fahiş ücret çekmek günah olmaz mı? Çalışanımızın sigortasını ödemediğimiz halde oruca niyetlensek, namaz kılsak kabul olur mu? Rakipleri diskalifiye etmek için montaj kaset, video, ses kaydı gibi yöntemlere başvurmak helal midir? Bu ve benzer günahları işledikten sonra hacca veya umreye gitmekle bu günahlar affedilir mi? …
Ramazan’da imanlı gönüllerimiz ve oruçlu bedenlerimizle sorulacak ve üzerinde düşünülecek önemli ve büyük sorular bunlardır.
Şu halde gıybet, dedi kodu ve iftira ile oruç bir arada barınamaz. Kin, nefret ve öfke ile oruç bir arada bulunamaz. Yalan, sahtekârlık ve ihanet ile namaz-oruç bir orada olamaz. Hakaret, küfür, şantaj ile namaz ve oruç anlaşamaz. Peki, acaba bunlar da günah değil mi, bunlar da oruca zarar verir mi, diye düşünmek gerekmiyor mu? Müslüman istikrarlı bir kimse, özü sözü bir olan insandır. Müslüman olarak şayet bu ve benzeri sorulara mantıklı cevaplar bulamıyorsak, veremiyorsak Müslümanlığımız sorunludur…
Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmuştur:
“… Aslında içinizden çıkacak sabırlı (dirençli ve cesur) yirmi kişi iki yüz kişiyi yenebilir. İçinizden çıkacak böyle yüz kişi kâfirlerden bin kişiyi bile yenebilir…” (Enfal, 8/65).
“Öyleyse ey Müminler! Gevşemeyin, cesaretinizi yitirmeyin ve asla üzülmeyin, üstün olan sizsiniz, çünkü siz inanmış kimselersiniz.” (Âl-i İmran, 3/139).
Allah Teâlâ bir mümin on katı inkârcıya bedeldir; korkmayın, mahzun olmayın inanıyorsanız siz üstünsünüz buyururken, neden dualarımız kabul olmuyor? Neden yirmi milyonluk Yahudi bir milyar- dan fazla İslâm âlemine ve üç yüz milyondan fazla Arap dünyasına meydan okuyabiliyor? Acaba biz Allah’a güvenmiyor, kendimize inanmıyor muyuz? Acaba biz gerçek imana sahip değil miyiz?
Altmış yıldır Filistin kurtulsun, fanatik Yahudi Siyonistler kahrolsun diye dua ediyoruz. Ancak kahrolan, yıkılan, viran olan Filistinli ve Gazzeli Müslümanlar oluyor. Neden Yahudiler dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip olurken Müslümanlar geri kalıyor?
Çünkü anlamsız ve basit sorularla ibadetlerin içini boşaltıyoruz. Uydurma ve zayıf rivayetlerle namazlar icat ediyoruz. Sakız çiğnemekle bozulacak çürük oruç tutuyoruz. Belki de İbadetlerin içini boşalttığımız için namaz ve oruç bize ruh vermiyor, bizi sahabe nesli gibi inşa etmiyor. Yahudi ise Süleyman Mabedinin yıkık duvarı önünde başını sallayarak tahrif edilmiş Tevrat’tan, Talmut’tan, Mişna’dan bölümler okuyarak dünyaya meydan okuyor.
Allah Kevser suresinde, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes.” (Kevser, 108/2) diye emrederken, biz hala, sünnet adı altında Peygamber için namaz kılıyor, kurban kesiyoruz. Kureyş suresinde, “Kâbe’nin Rabbini gereği gibi tanıyıp, ona kulluk edin.” (Kureyş, 106/3) diye buyurulurken, biz adeta Kâbe’ye tapıyoruz. Fatiha suresinde, “… Yalnız Sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5) buyuruluyor. Biz ise hala, şeyhten, Kâbe’nin örtüsünden, zemzemle yıkanan kefenden, Peygamber’in saçından, sakalından, gömleğinden yardım bekliyoruz. Acaba biz müşriklere mi benzedik?
Ramazan ayı başlarken, oruca niyet ederken, orucu neler bozabilir diye düşünürken, ibadetlerimizin sağlam olması, bize ruh vermesi, bizi yeniden inşa etmesi için, öncelikle bu düşünceler mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır…