Hayatta en ağır ses, yükselen bir itiraz değildir; boşluğa düşen sözdür. İnsan, fikrine karşı çıkılmasına tahammül eder de yok sayılmaya zor dayanır. Çünkü itirazda muhataplık vardır, yok sayılmada ise görünmezlik. Son yıllarda en çok buna rastlıyoruz: Konuşanı duymayan, ama konuşmaktan hiç vazgeçmeyen insanlara.
Bazı tipler eleştiriyi bir düşünme yolu değil, bir yaşama biçimi hâline getirmiştir. İyiyi de kötüyü de aynı keskinlikle taşlarlar. “Tü kaka” demek kolaydır; eğilip o pisliği kaldırmak, nasıl temizleneceğini göstermek zordur. Doğrusunu sorduğunuzda sessizlik başlar. Çünkü dertleri çözüm değil, kürsüdür; konuşacak bir yükseklik, kendilerini güvenli hissedecekleri bir mesafe.
İşin tuhafı, bu tavrı yalnız cahillerde görmeyiz. Güngörmüş, mektep görmüş, mürekkep yalamış nice insan da aynı hastalığa tutulur. Demek ki bilgi tek başına olgunluk üretmiyor. Empatiyi, dinleme terbiyesini, muhatap ahlakını insan sonradan öğrenmezse diploma yetmiyor.
Sürekli eleştirenin psikolojisinde çoğu kez gizli bir korku vardır. Dünya ona tehditkâr görünür; her yeni fikir mevzisini sarsacak sanır. Bu yüzden anlamaya değil, savuşturmaya çalışır. Konuşanı duymamak bilinçli bir tercihe dönüşür. Karşısındakini dinlerse yerinden olacak, üstünlüğü zedelenecek zanneder.
Böyle ortamlarda en çok incinen, sözüne emek verenlerdir. Cümlesini tartarak kuran insan, karşısında hoyrat bir kulak bulunca önce öfkelenir, sonra hayal kırıklığına düşer, en sonunda “Acaba ben mi anlatamıyorum?” diye kendini sorgular. Oysa çoğu kez mesele anlatanın yetersizliği değil, dinleyenin niyetidir. Anlamak için değil, cevap vermek için dinleyenle hakikat buluşmaz.
Eski dostluklarda bu yara daha derindir. Yıllar önce kurulmuş roller kolay değişmez. Biri kendini hep konuşan, öteki hep dinleyen zannetmeye devam eder. Tanışıklığın verdiği rahatlık nezaketi aşındırır; eleştiri samimiyet kılığına girer. Oysa sınırı olmayan samimiyet, nezaketsizliğin başka adıdır.
Böyle zamanlarda yapılacak şey, herkesi ikna etmeye çalışmaktan vazgeçmektir. Susmak değil, sınır çizmektir. “Sadece eleştiri değil, çözüm de duymak isterim” diyebilmektir. Cevap gelmiyorsa tartışmayı uzatmamaktır. Çünkü bazı insanlar için eleştiri, hakikate giden yol değil; var olma biçimidir.
Şunu unutmamak gerekir: Anlaşılmamak insanın değerini eksiltmez. Her kulak her söze nasipli değildir. Söz, kıymetini duyulduğu yerden alır. Duvarın önünde değil, kapının eşiğinde konuşmak gerekir.
Belki de olgunluk, herkese kendimizi anlatma mecburiyetinden kurtulduğumuz gün başlar. O gün insan, sesini değil huzurunu yükseltir.