
Ne kadar tanıdık, ne kadar kolay söylenen bir söz. Ama bir o kadar da hoyratça kullanılan bir hüküm haline gelmiş durumda. Özellikle günümüzde, bu sözün taşıdığı anlam ile ona yüklenen anlam arasında ciddi bir mesafe var. İşte mesele tam da burada başlıyor.
Bu sözün kökü, sanıldığı gibi sıradan bir atasözü değil; köklü bir hukuk anlayışının parçası. Yani rastgele söylenmiş bir öğüt değil, belli şartlara bağlı bir tespit. Aslında denmek istenen şuydu:
“Eğer bir insanın konuşması gereken bir yerde susması söz konusuysa, bu suskunluk bazen kabul anlamı taşıyabilir.”
Dikkat edelim: “Bazen” ve “gereken yerde”…
Bugün ise bu incelik tamamen kaybolmuş durumda. Artık susan herkes için aynı hüküm veriliyor:
“Demek ki kabul etti”
Peki gerçekten öyle mi?
Günlük hayata bakalım. Bir dost meclisindesiniz. Birisi kendi fikrini dile getiriyor. Söyledikleri ne size zarar veriyor ne de tartışmaya değecek kadar önemli. Siz de susuyorsunuz. Çünkü uzatmak istemiyorsunuz. Belki kırmak istemiyorsunuz. Belki de sadece yorgunsunuz.
Ama sonra ne oluyor?
Sizin bu suskunluğunuz, “kabul” olarak yazılıyor haneye.
İşte burada ciddi bir anlam kaymasıyla karşı karşıyayız.
Eskiden susmak, sorumluluk doğurabilirdi; çünkü susulan yer, konuşulması gereken yerdi. Bugün ise susmak, çoğu zaman bir tercih, bir nezaket, hatta bazen bir bilgelik göstergesi. Ama buna rağmen, hâlâ eski hükümle yargılanıyor.
Daha da ileri gidelim.
Günümüz dünyasında sadece susan değil, aslında bağıran kazanıyor gibi bir algı oluşmuş durumda. Sesini yükselten, fikrini dayatan, sürekli konuşan kişi haklıymış gibi görülüyor. Buna karşılık, sakin kalan, tartışmaya girmeyen, ölçülü davranan kişi geri planda kalıyor. Hatta bazen “haksız” gibi bile algılanıyor.
Oysa hakikat, çoğu zaman yüksek sesle değil, derinlikle kendini gösterir.
Burada temel bir yanılgı var: “İtiraz yoksa, onay vardır” düşüncesi.
Hayır.
İtiraz yoksa, sadece sebep bilinmiyordur.
Belki saygıdan susulmuştur.
Belki değmez diye susulmuştur.
Belki de gerçekten kabul edilmiştir.
Ama dışarıdan bakarak hüküm vermek, en az bağırmak kadar hatalıdır.
Toplum olarak ince bir çizgiyi kaybediyoruz. Her sessizliği kabullenme, her konuşmayı haklılık sayma eğilimi… Bu, hem ilişkileri zedeliyor hem de düşünceyi sığlaştırıyor.
Belki de yeniden şunu hatırlamak gerekiyor:
Söz, yerinde kıymetlidir.
Ama sükût da, yerini bulduğunda bir fazilettir.
Ve en önemlisi: Her susan, kabul etmiş değildir.
Bazen susan, sadece susmayı seçmiştir.