Cennet Vatan Cayır Cayır Yanıyor-I

Yayınlama: 13.09.2026
A+
A-

CENNET VATAN CAYIR CAYIR YANIYOR: (1)

1- Vatanımızın Kıymetini Biliyor muyuz?

Nerede yaşadığımızın ve hangi toprağın evladı olduğumuzun farkında mıyız? Vatanımızın ve toprağımızın kıymetini biliyor muyuz? Vatan ve toprağın ne olduğu, öncelikle topraklarından sürgün edilenlere sorulmalıdır. Çünkü onlar vatansızlığın ne demek olduğunu çok acı bir şekilde yaşamışlardır. Vatanı ve toprağı olmayanların canı da nesli de malı da imanı da tehlikededir; ibadeti de hayatı da geleceği de sıkıntılıdır. “Vatan sevgisi imandandır” derken işte bu gerçeğe de işaret edilmiştir.

Peki, Anadolu nasıl bir vatan, nasıl bir coğrafyadır?

Anadolu kelimesi, güneşin doğduğu yer anlamına gelmektedir. Anadolu isminin bir bölge, bir coğrafya adı olması ise Selçukluların Anadolu’ya gelmesiyle başlar. Anadolu’nun diğer bir adı da Küçük Asya’dır. Anadolu, bin yılı aşkındır Türk milletinin öz vatanıdır.

Müslüman Türkler Anadolu’ya iptidai bir kültürün içinden değil, İslâm medeniyetinin eski Türk kültürüyle sentezini yapmış yüksek seviyeli, ahlaklı ve medeni bir toplum olarak gelmiştir. Şu hâlde Anadolu nasıl bir coğrafyadır?

Gündüzleri semalarında ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı, geceleri gökyüzünü ay ve yıldızların süslediği, minarelerinden günde beş vakit ezanların okunduğu, topraklarında altın sarısı başakların sallandığı, kekik kokan yaylalarında minik kuzuların meleştiği, mavi sularında balıkların oynaştığı bereketli topraklardır Anadolu… Bu topraklar; aziz şehitlerin kanıyla sulanmış, soylu ve yiğit insanların yaşadığı Anadolu coğrafyasıdır. … Böyle bir coğrafyaya ancak Türk milleti yakışırdı. Nitekim Yüce Mevla’da öyle takdir etmiş.

Anadolu, ormanlarıyla, bitkileriyle, su havzalarıyla, antik kentleriyle, dört mevsimi bir arada yaşayan coğrafî konumuyla çok stratejik bir yerdir. Anadolu, uygarlıkların doğduğu, yılda üç ürün alınabilecek bereketli topraklara sahip, üç tarafı denizlerle çevrili, sıra dağlara sahip, üç kıtanın ortasına konumlanmış yeryüzü cennetlerinden biridir.

Vatan, hiçbir zaman bir teori, bir faraziye değil, topraktır, toprak. Toprak ise, atalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin mezarıdır. Neslimizin yetiştiği, geleceğimizin inşa edildiği yerdir. Vatan, camilerimizin bulunduğu namazgâhımızdır, ezanların okunduğu, ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı, şehitlerimizin kucağında dinlendiği kutlu yerdir. Şairin ifadesiyle:

“Denildi mi bir yerin adına Türk beldesi;

Gözüm al bayrak arar, kulağım ezan sesi.” (NFK).

Vatan aşkını çok güzel dillendiren Azeri Şair Mehmet Faik, “Yeter ki vatanımda öleyim, dağlarında dolanayım, yaz güneşinde yanayım. Rüzgârlar esince tepelere, düzlere sepelesin küllerimi” diyor. (Yaşar Çağbayır, İstiklal Marşı’nın Tahlili, sf. 367, TDVY).

Hamdullah Suphi 1919’da Sultan Ahmet meydanını dolduran kalabalığa şöyle sesleniyordu:

“… Anadolu kaç mazlum halka vatan olmuş topraktır. Türk vatanı mazlumların vatanıdır. Kırım’dan sürülen, yuvaları dağıtılan zavallı tatarlar, Kafkas’tan sürülen zavallı Çerkezler, Rumeli’nin her tarafından yangın önünden, Kılıç önünden göç eden Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar… Anadolu, bin seneden beri üstünde titreye titreye ezanlarımız okunan, kaya başlarında, nehir kenarlarında Türklerin şarkılar söylediği öz vatanımızdır.” (Yaşar Çağbayır, AGE, sf. 121-122).

Öz vatanına mensup olmayan kimse, insanlığa da Müslümanlığa da mensup değildir.

Güneşin doğuşu, bir İsviçre’nin Alp dağlarından bir de Bingöl dağlarının Kale tepesinden en güzel şekilde izlenirmiş. Güneş doğarken hafif bir kızartı ile belirir, sonra karartı şeklini alır ve kora dönüşürmüş. Bingöl’de güneşin doğuşu en güzel 15 Temmeuz-15 Ağustos tarihleri arasında izlenirmiş.

“Şanlıurfa; Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dünyanın dördüncü inanç merkezi. Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Eyüp, Hz. İlyas, Hz. İshak peygamberlerin kimilerinin doğduğu, kimilerinin de yaşadığı yer. Bu kültürel tarih zenginliğinin onda biri Avrupa ya da ABD’de olsa o ülkeye gelir olarak yeter.” (Yaşar Süngü, Y. Şafak, 29 Ekim 2008).

Şanlıurfa’dan Konya’ya doğru çıkın yola. Uçsuz bucaksız ovalar ve verimli topraklar. Çekirdek düşse hemen yeşerecek. Yılda birkaç ürün almak mümkün. Ama bu topraklar yeteri kadar işlenmiyor. Köyden şehre göç devam ediyor, adam baba toprağına sahip çıkmıyor.

Biz bu toprakların kıymetini bilmiyoruz, yeterince bu topraklara sahip çıkamıyoruz. İdeolojik saplantılar içinde birbirimizle boğuşup duruyoruz.

2- Çanakkale mi Şehit Kale mi?

Bir ilahiyat Hocasının anlattıkları çok önemli: Anadolu’nun bir şehrinde, “Nereden geliyorsun?” diye sordular. “Çanakkale ‘den” dedim. İrfan sahibi biri itiraz etti: “Orası Çanakkale değil, orası Şehit Kale” dedi. “Orada abdestsiz toprağa basılmaz” dedi. Bizim insanımız Çanakkale’ye, Anadolu’ya bu ruhla bakıyor.

Çünkü Anadolu coğrafyasına, “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görenler” in nefesleri ruh vermiştir. Bu coğrafyaya sevgi ve barıştan başka bir tohum ekilmemiştir. Anadolu, bu sebeple bereketli, bu sebeple mübarek bir ülkedir.

“Dört nala gelip uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde / Dişler kilitli / Ayaklar çıplak / Ve bir ipek halıya benzeyen bu toprak,

Bu cehennem, bu cennet bizim. …” (Nazım Hikmet, Davet şiirinden).

Anadolu coğrafyası; çeşit çeşit, renk renk güzel çiçeklerden meydana gelmiş bir muhteşem bahçe, çok farklı ve birbiriyle uyumlu seslerden meydana gelmiş muazzam bir orkestra gibidir. Bu muhteşem çiçekleri soldurmayalım, bu muazzam orkestranın ayarıyla oynamayalım. Aksi halde hem bu ülkeye hem neslimize yazık etmiş oluruz.

Bu coğrafya Anadolu, bu topraklar Türkiye… Bu topraklar önemli, bu topraklar bereketli, bu topraklar mübarek, bu topraklar kutlu. Çünkü bu topraklarda bir devir batmış ve yeni bir dönem başlamıştır. Bu topraklarda yedi düvel dize gelmiştir. Malazgirt’te Bizans yenilmiş, Konstantinopolis İstanbul olmuş, Gelibolu savunmasıyla en güçlü müstevliler “Çanakkale Geçilemez” gerçeğiyle yüzleşmişlerdir. 30 Ağustos zaferiyle Anadolu’nun sırtına bir kez daha ebedi “Müslüman Türk” mührü vurulmuştur. Bu topraklarda bulunan her tümseğin altında bir vatan kalbi atar, her tepede bir şehit yatar.

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, be sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

İki yüz elli bin vatan evladını Gelibolu sırtlarına gömdük, doksan bin ana kuzusunu Sarıkamış’ta soğuğa kurban verdik, on bin Mehmetçiği Sakarya, Dumlupınar ve Kocatepe’de bu topraklar için şehit ettik. On beş binden fazla evladımızı teröre kurban verdik. Aziz şehitlerimizin bir kısmı bunlar. O hâlde bu topraklar kana doydu ve bereketlendi.

Bu topraklar için Milli Şair, “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” diyor.

Böylece bu topraklar vatan oldu, Anadolu oldu. Anadolu bizim anavatanımız, anayurdumuz oldu. Bu toprakları vatan edinmek için belki de barajlar dolusu kan döktük, can verdik.

“Enbiya yurdu bu toprak; şüheda burcu bu yer,

Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer!

Dışı baştan başa bir nesl-i kerimin yâdı;

İçi boydan boya milyonla şehidin ecsâdı.”

Şu hâlde enbiya yurdu, şüheda burcu olan, bir yıkık türbesinin üstüne Mevla’nın titrediği, milyonlarca şehidin cesedinden oluşmuş bu topraklara sahip çıkmak, imanımızın da bir gereğidir.

Devam Edecek…