Ramazan’ı Karşılarken

Yayınlama: 06.03.2025
17
A+
A-

Bu yazdıklarım bencileyin avam için geçerli değil. Eski zamanlarda kıyısından köşesinden benim de yaşadıklarım oldu. Ama zamanımız için düşleme zahmetine katlanmam. Zinhar üzüldüğümü, özlediğini, şikâyet ettiğimi sanmayınız. Âşık Veysel söylediği gibi düşünüyorum:

Bir küçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kafidir
Görenler dar görür geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kafidir
İstemem dünyanın saltanatını
Süslü giyimini Arap atını
Bilirsem Türklüğün var kıymetini
Vatanım milletim bana kafidir

Bir Ramazan ayına daha kavuştuk. İftar deyip geçmeyin; o iftar sofralarında neler olmazdı ki? Yalnız iftariyelerle doyulur, yemekler artınca da aynı hüküm verilirdi:

“Mübarek, bereket ayı vesselam.”

İftariyeden sonra çorba, et, sebze, börek, sütlaç veya muhallebi. İki tatlının arasını ayırmak için pilav derken, bak-lava yahut bir hamur tatlısı yahut da kaymaklı güllaç. Bu liste her konakta, konak yavrusu evlerdeki liste. Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Ramazan Geldi Hoş Geldi” kitabında da an-latıldığı gibi öylesine iftarlar olurdu ki yemeklerin ardı arkası kesilmezdi. İnsan Hoca’nın dediği gibi “Yarabbi” derdi “Ya midemi geniştir, ya nailimi yetiştir.”

On bir ayın bir sultanı, on bir aylık yiyeceği, tatlısıyla tuzlusuyla etlisiyle, sütlüsüyle çeşit çeşit, bir araya getirir de sunardı insanlara.

İftar sinileri denilince, Hisar şairlerinden rahmetli Gül-tekin Samânoğlu’nun dizelerini hatırlarım:

“Sen ilk iftar meyvesi ramazan sinisinde,
Sen kadın üstü kadın, gönül kavsimde saklım.”
İşlenmemiş minyatür ıstırap çinisinde,
Hayal havzumun suyu ipek, ipek duvaklım…”

İftarlar, iftar sonu kahveleri derken teravih, teravihten sonra zevkine doyum olmayan ramazan geceleri… Kimi karagözü, kuklası, orta oyunu, meddahı ile Direklerarası’na, kimi mahyaları seyretmeye. İki minare arasındaki mahyalara ilk günler “Merhaba” ve “Hoş geldin” diye yazılırken, yarısından sonra lâle, gül, karanfil motifleri, sonra minareye giy-dirilen kandil kaftanlar la “Güle gele” yazısı yer alırdı. İşte böyle bir günü anlatmış Dilaver Cebeci:

“…..

Akıl Furkan’a teslim bu gece fecre kadar;
Gaflet derin uykuda, dalâlet yok, temyiz var.
Bu gece her tarafta kandil kandil feyiz var;
Yerde Cibril-i emin, gökte nurdan deniz var.”

Demiştik ki, teravihten sonra kimi Direklerarası’na kimi de mahyaları seyretmeye giderdi. Karagöz, ortaoyunu, meddah ve kukla gösterilerinden de söz etmek gerekir.

Gölpınarlı, Direklararası’na katılan gönül avcıların-dan söz ediyor ve diyor ki: “Gönül avcılarıysa Direklerarası’ndaki seyrana katılırlar, teravihten çıkan dilberlere, mevsimine göre lale, gül, mevsimine göre şeker atarlar, lavanta sıkarlar, göz süzerler, iç çekerler, harf atarak gönül eğlerler-di. Bu arada, içlerinde. Zenci bacıdan şemsiye yiyenler de olurdu”.

Rahmetli Gölpınarlı’dan aktarmayı sürdüreyim:

“Bir Bektaşî iftara gitmiş. Ev sahibi, erenlerin sohbetinden pek hoşlanmış. Sahuru da edelim sultanım demiş. Zaten dem vakti geçtiği için Bektaşi, eyvallah demiş. Yemişler, içmişler, bu vakit gidilir mi, sabah gidersin demiş ev sahibi. Yatmışlar. Gece uykusu zaten hak vere, tabiî ertesi gün öğle üstü uyanmışlar. Efendinin huzuruna girip diş kirasını alarak yola revan olmak isteyen Bektaşi’ye ev sahibi. Erenler demiş, zaten gün yarılandı, bu akşam da mihman ol. Bektaşî, çaresiz razı olmuş. Öğleden sonra beraber çıkmışlar. Bu cami senin, o cami benim; akşamı etmişler. Akşam, yemek biter bitmez Bektaşî, kahveyi bile içmeden Sultanım demiş, fakire destur. Efendi ısrar etmişse de imkânı yok. Erenler mangırı alıp dışarıya fırlamış. Ondan ötesi ehline malum. Ramazan’dan sonra bir mecliste hocanın biri, ah ah diye hayıflanmış; nasılsa demiş, bu mübarek ramazanın bir gününü kaçırdım. Bektaşi hemen atılmış, demiş ki:

– “Hayıflanma hocam, zayi olmadı. Senin o kaçırdığın günü nasılsa ben tuttum”.

Eskiden Ramazan’ın on beşine kadar yokuş, on beşinden sonra iniş, derlerdi. İftar vermeler, iftara gidişler, bu gece ne yapalım, sahura ne hazırlayalım gibi kaygılar, yirmi bir, yirmi yedi. Derken hatim.

Bu arada Eyüp Sultan’da iftar, herhangi bir gidiş, yahut Hırka-i Saadet ziyareti. Nihayet arife gelir çatardı. Mahyacı, o gece ya “El-firak” yazardı, ya “Elveda” yahut da bir top arabası resmi yapardı, namludan çıkmış mermiyi de kırmızı kandille gösterirdi, ay da biterdi.

Ramazan ayı, kültür ve folklorumuza zenginlikler katıyor. Eski ramazanlara ilişkin bilgileri klasik edebiyatımızın kasidelerindeki, teşbip (Bir kasidede övgüye başlamadan önce aşktan başka şeyler üzerine yapılan önsöz) ve Ramazaniye bölümlerinde bulabiliyoruz. Ramazaniyeler daha çok devlet büyüklerine Ramazan ayının gelişini tebrik amacıyla sunulmuşlar.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.

error: Kopyalama Yasak
×