
Bir zamanlar küçük beldelerde cenaze olduğunda acı sadece bir evin değil, bir sokağın olurdu.
Terzialan’da –ve Anadolu’nun nice yerinde– cenaze evi yemek hazırlamazdı.
Komşu ekmek pişirirdi.
Bir başkası pilav yapardı.
Bir diğeri helvayı kavururdu.
Sofra kurulurdu ama o sofranın sahibi cenaze evi değildi.
Mahalleydi.
Çünkü cenaze evi matem eviydi.
Yük taşımazdı, yükü paylaşılırdı.
Bugün ise tablo yavaş yavaş değişiyor.
İkramlar hâlâ yapılıyor. Pilavlar, lahmacunlar, ayranlar dağıtılıyor.
Ama çoğu yerde masraf cenaze sahibinin omuzlarında.
Niyet kötü değil.
“Dışarıdan gelen aç kalmasın.”
“Yol uzak, misafir çok.”
“İnsanlar hizmet bekler.”
Niyet güzel.
Fakat burada ince bir soru var:
Bu ikram gerçekten dayanışma mı, yoksa zamanla cenaze evine yük haline gelen bir alışkanlık mı?
Dinî ölçüye baktığımızda asıl olan, acılı aileye yemek götürmektir. Yani yükü azaltmak. Çünkü cenaze evinin görevi organizasyon yapmak değil, sabretmek ve dua etmektir.
Bir uygulama ibadet değildir ama zamanla “yapılmazsa ayıp olur” baskısına dönüşüyorsa, orada kültür sessizce yön değiştirmiş demektir.
Asıl mesele yemek değil.
Asıl mesele yükün kime ait olduğudur.
Eskiden taziye sofrası bir dayanışma sofrasıydı.
Bugün bazı yerlerde ise organizasyon sofrasına dönüşüyor.
Şunu da görmek gerekir:
Eğer aile zorlanmıyor, borca girmiyor ve bunu gönüllü yapıyorsa ortada dinen bir yasak yoktur. Ama ideal olan model bu mudur? İşte orası tartışılır.
Cenaze evine yemek mi veriyoruz, yoksa cenaze evine yük mü veriyoruz?
Dayanışma, yükü paylaşmaktır.
Gösteriş ise yükü gizlemektir.
Biz hangisini yaşıyoruz?
Bu satırları bir uzman sıfatıyla değil, düşünen bir hemşeriniz olarak yazdım. Yanılıyor olabilirim. Eksik bırakmış olabilirim.
Bu yüzden ilahiyatçılarımızın, müftülerimizin ve dinî rehberlik yapan hocalarımızın bu konuda açık ve net ölçüler ortaya koymasını kıymetli bulurum. Çünkü gelenek ile din arasındaki sınırı doğru çizmek hepimizin sorumluluğudur.