Lütufmuş gibi kontenjan uygulamalarına karşın, Türkiye’de parlamento ve hükümette kadın temsilinde aşağıda olduğumuz söylenebilir.
5 Aralık 1934. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Hem de çoğu Avrupa ülkesinden önce.
Cumhuriyetin kuruluşunun daha ilk yıllarında Mustafa Kemal’in kadına seçme ve seçilme hakkını tanıması en çağdaş reformlarından birisiydi.
O, demokrasinin geleceği için en büyük güvencenin kadınlar ve gençler olduğunu biliyordu. Kadın haklarına önem veriyordu.
Cinsiyeti dikkate almaksızın kadın haklarına sahip çıkmak hepimizin görevi olmalı. Kadına yönelik şiddet ve cinayetler son bulmalı.
8 Mart Dünya Kadınlar günü nedeniyle, her yıl olduğu gibi bu yıl da birçok etkinlikler düzenlenmekte. Konferanslar, paneller ağlama duvarına çevrilmekte. Sormalıyız: “Neyin günü” diye. Kadın olmadan erkek olur mu? Öyleyse kime karşı kimin günü?
8 Mart 1857’de New York’ta yaşayan bazı işçi kadınlar iş koşullarını protesto etmek için toplandı. Düşük ücreti ve kötü çalışma koşulları düzelsin diye greve gitti. Grev, polis tarafından sona erdirildi. Bu sırada çıkan yangında 140 kadın işçi hayatını kaybetti.
Kadın işçilerin cenaze törenine yüz bini aşkın kişi katıldı. Bu olayın anısına, 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edilmesi önerildi. Öneri Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi’nde kabul edildi.
Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı
“biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, Bitlis’te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttı
kadınlarımızda
*****
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
kayıtlarımızda
*****
….. ölümleri duvaktan beyaz
ve Ahlat, Erciş, Adilcevaz
üzerinde geçen bir kederle
yarışırlar
ve birer yazmadan ibarettirler
sevdalarımızda
…..”
Hilmi Yavuz’un “Doğunun Kadınları” şiiri bir gerçeğin anlatımı değil mi?
Uygarlığın en ileri olduğu ülke, kadının en çok saygı gördüğü ülke, kuşkusuz.
Eski Türk toplumunda kadın, Hanların, hakanların, cengaverlerin önünde saygı ile eğildikleri bir onur anıtıydı. Türk destanlarında kadın, ilahî bir varlık konumundaydı.
Yaratılış Destanında, Tanrı’ya insanları ve dünyayı yaratması için fikir ve ilham veren bir kadındı.
Oğuz Kağan’ın ilk karısı, karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktan doğmuş insan üstü varlıktı. Yakutların atası ağacın içinden çıkan nurlu bir kadın tarafından emzirilmişti
Eski Türk toplumunda kadın, bazen aile reisi ve her zaman Türk evinin direği, erkeğin vefalı arkadaşı, çocuklarının saygıdeğer anasıydı.
Yine eski çağlarda kadın-erkek birlikte tahta çıkardı. Ana bilge hatundu. Devletin bilgin ve egemen melikesiydi. Evinde, çadırında, atı üzerinde kadın erkeğiyle beraberdi.
Büyük Selçuklu akınları ile Türkler Anadolu’ya girip devlet merkezleri kurduklarında, Aktif hayatın içindeydi. Selçuklu sanatında, erkeğiyle birlikte resmi ve minyatürü yapılmış, sosyal yapılara, sanat eserlerine adları verilmişti.
Devlet yönetiminde söz sahibi olmuşlardı. Tuğrul Bey’in eşi Altun Can Hatun, Alparslan’ın kız kardeşi Gevher Hatun gibi birçok kadın askerin başına geçebilmişti. Astronomi bilgini Müneccime Hatun gibi bilgin kadınlar çıkmıştı.
1200’lü yıllarda Mengücek oğlu Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından 1228 yılında Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası yaptırılmıştı.
Hoca Ahmet Yesevi, anlayışında, kadın ve erkek işte, üretimde birlikte olduğu gibi, mecliste, sohbette de birlikteydi.
“Okunacak en büyük kitap insandır. Kadınları okutunuz” diyen Hacı Bektaş, son noktayı koymuştu:
“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde”