Eleştiri-Yorum

Yayınlama: 08.01.2026
127
A+
A-

Türkiye’de kamu hizmetleri söz konusu olduğunda neredeyse değişmez bir refleksle karşılaşıyoruz: Hizmet talebi yüksek, fakat o hizmetin doğurduğu geçici zahmetlere tahammül son derece düşük. Doğalgaz gelirken yolların kazılması, kar yağdığında ulaşımın aksaması, çöp kamyonunun sabah saatlerindeki sesi… Bunların her biri, modern hayatın ve kamusal düzenin kaçınılmaz sonuçları olmasına rağmen yoğun bir memnuniyetsizlik üretmeye devam ediyor.

Daha dikkat çekici olan ise şu: Bu memnuniyetsizliğin en yüksek sesle dile getirildiği kesim, çoğu zaman o hizmetten doğrudan yararlanacak olanlar. Yani sorun, hizmetin kendisinden ziyade, hizmetin bedeliyle kurulan ilişkide yatıyor.

Bu tabloyu sadece “şikâyet eden vatandaş” kolaycılığıyla açıklamak eksik olur. Burada karşımızda daha derin, sosyolojik bir mesele var: Nimet–külfet dengesinin zihinsel olarak kopması.

Modern toplum, bireye çok sayıda hak ve konfor sunar; ancak bu konforun arkasında her zaman bir süreç, bir maliyet ve geçici bir rahatsızlık bulunur. Altyapı kazısız olmaz, kar yağışı sorunsuz geçmez, şehir sessizlik içinde temizlenemez. Bunlar birer arıza değil, sistemin doğasıdır. Buna rağmen bu gerçekliği kabullenemeyen bir tutum giderek yaygınlaşıyor.

Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü mü? Hayır. İnsan doğası, faydayı “hak”, zahmeti “aksilik” olarak görmeye yatkındır. Ancak Türkiye’de bu eğilim daha görünür ve daha sert yaşanıyor. Bunun temel nedeni kültürel değil; kurumsal tecrübe ve güven meselesidir.

Uzun yıllar boyunca “geçici” denilen işlerin kalıcılaşması, net takvimlerin tutulmaması, yeterli bilgilendirmenin yapılmaması, vatandaşta şu refleksi besledi: “Sesimi yükseltmezsem görmezden gelinirim” Böylece şikâyet, bir eleştiri aracı olmaktan çıkıp bir kendini koruma mekanizmasına dönüştü. Bugün gelinen noktada ise bu refleks, olağan olana bile yönelir hâle geldi.

Sorun tam da burada başlıyor. Eleştiri, sürece ve yönetime yöneldiğinde demokratiktir; kaçınılmaz olana yöneldiğinde ise sonuçsuzdur. Karın yağmasına kızmak, yol kazısının varlığına öfkelenmek, çöp kamyonunun sesini “ayıp” saymak; ne çözüm üretir ne de yaşam kalitesini artırır. Aksine, toplumsal tahammül eşiğini daha da düşürür.

Oysa sağlıklı toplumlar, kamu hizmetini “kusursuz konfor” beklentisiyle değil; makul zahmet–kalıcı fayda dengesiyle değerlendirir. Bugün çekilen sıkıntının yarın biteceğine dair ortak bir güven varsa, sabır da mümkündür. Bu güven yoksa, her geçici durum kalıcı bir huzursuzluğa dönüşür.

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, şikâyeti susturmak değil; eleştirinin yönünü düzeltmektir. Hizmeti reddeden değil, hizmetin nasıl daha iyi yürütüleceğini sorgulayan bir vatandaşlık bilinci. Hak kadar sorumluluğu da hatırlayan bir toplumsal dil.

Çünkü unutulmamalıdır:

Medeniyet, sadece talep etmekle değil; o talebin bedeline ne kadar bilinçle katlanabildiğimizle ölçülür.

error: Kopyalama Yasak