Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın 15. vefat yıldönümünde, gözyaşlarınıza değecek bir hâtıramı yazmasam bir şeyler eksik kalırdı. Merhumun 85 yıllık bereketli ömürleri ile ilgili milyonlarca Müslüman‘ın bizzat yaşadıkları çok değerli hatıraları vardır. Her hatıra, merhumun vefatı ile yeniden canlanmış, kalpleri yumuşatmış, gözlerde yaş olup hasret damlalarına dönüşmüştür. Bu hatıralardan bazıları vardır ki, vicdanlarda ve ruhlarda derin inkılâba, çok radikal hayat tarzı değişikliklerine yol açmıştır. Kişinin en derin bireysel inkılâbının adıdır; hidayet. Hidayet sadece Allah‘tandır ve hidayete erenler de Allah‘tan başka kimse tarafından yoldan çıkarılamazlar.
85 yıllık bereketli ömürlerinde Muhterem Hocamızın vesile olduğu hidayet öyküleri de eminim çoktur. Bir insanın hidayetine vesile olmanın ne derece büyük bir devlet olduğunu, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)‘in Hayber muharebesinin en şiddetli anlarında sancağı teslim ederken Hz. Ali (R.A)‘a ifade buyurduklarından anlıyoruz: “Allah‘a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah‘ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhari, Megâzî 39) bir başka rivayette buyurdukları gibi, “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru‘l-Yakîn, s. 255).”
Ülkemizin üzerinden 12 Eylül‘ün karabulutlarının dağılmakta olduğu ve Milli Görüş hareketinin üçüncü partisi olan Refah Partisi‘nin teşkilatlanma aşamasında olduğu, 1984 yılının Haziran ayı sonları idi. Merhum Hocamız Altınoluk‘taki yazlığından civar il ve ilçelerdeki Milli Görüş erlerini gruplar halinde davet ediyor ve yeni dönemle ilgili talimatlarını iletiyordu.
Çanakkale‘den de, MSP Dönemi Başbakanlık Müşavirlerinden Merhum Enver Yener Ağabeyimiz önderliğinde 12-13 kişiden oluşan kardeşlerimiz, küçük ve eski bir minibüs kiralayarak yola koyuldular. Altınoluk‘taki yazlığa geç de olsa ulaşan heyetimiz, kapıda Hocamızın emektar şoförü Osman Bey tarafından karşılandılar.
Osman Bey bize, Hocamızın Kaz Dağı eteklerinde, Havran‘ın da 20 kilometre uzağında bulunan bir pınar başında düzenledikleri piknikte bizi kabul edeceklerini ve kendilerinin bizi orada beklediklerini ifade ettiler. Ancak biz, sınırlı imkânlarımızla bulduğumuz para ile bu minibüsü Altınoluk‘a kadar kiralamıştık. Minibüs şoförü, hele de bir dağ yoluna, bizden üç kat daha fazla para istiyordu. İkna etmek güç de olsa, Çanakkale-Altınoluk yolunun iki katı daha ödeyerek ve birazını da şoföre borçlanarak yola çıktık. Fakat 50 km. kadar olan yolun büyük kısmı, traktörler için bile zor olan bir dağ yolu idi. Şoför sürekli homurdanıyor, söyleniyor, lanetler okuyor; arabayı yolda tutmak, uçurumlara yuvarlanmamak için kılı kırk yarıyordu. Araba, külüstür denilebilecek kadar eski ve bakımsızdı. Ecel terleri içinde bir yandan korkularımızla baş etmeye, bir yanda da şoförü teskin etmeye çalışıyorduk. Şoför her ağzını açtığında hep küfürler ediyor, galiz sözler sarf ediyordu. İki saate yakın süren zorlu yolcuğumuzdan sonra nihayet Hocamıza kavuşmuştuk.
Buz gibi bir pınarın yanı başında, devasa çam ağaçlarının dibinde, yeryüzünün cennet köşelerinden birinde, yakın bölgelerden gelenlerle birlikte 20-25 kişilik küçük bir mecliste Hocamızın dizinin dibinde idik. Hocamızın bizzat bizler için mübarek elleri ile mangalla uğraştığını görmek hepimiz için büyük bir devlet idi. Bir ara Hocamız, meclisimizden uzakta, sigarası ağzında, bir ağacın arkasına uzanmış şoförümüzü gördüler. Bizzat yerlerinden kalktılar ve yanlarına gidip çağırdıkları şoförü yanı başlarına oturttular. Sırtını sıvazlayıp, halini hatırını sordular. Elleri ile bizzat ayırdıkları etleri şoförümüze özenle ikram ettiler. Adeta Hocamızın tüm ilgisi bir anda şoförümüzde yoğunlaşmıştı. Bu durum hepimizde garip bir kıskanmaya da yol açmıştı. İkindi namazının vakti geçiyordu. Hocamızın sohbet konusu, iman ve amel ilişkisi üzerine idi. Hepimizi sarsan bir sohbet idi ama şoförümüz adeta mest olmuş gibi başka âlemlerde dinliyordu. Sohbetten sonra Hocamız, abdestlerini tazelemek istediklerinde, şoförümüzün de bize bakarak pınarda abdest aldığını gördük. Hocamız imamete geçip bizlere namaz kıldırdığında, şoförümüzün belki de ömründe ilk kez namaz kıldığı, acemi hareketlerinden anlaşılıyordu.
Veda vakti geldiğinde hepimiz hocamızın elini öpüp ayrılırken, şoförümüze bir haller olmuş, adeta ayrılmamak için yalvarıyor, gözyaşları döküyordu. Hocamız da şoförümüze sarılmış bir baba şefkati ile sırtını okşuyor, onu teselli ediyor, dualar ediyordu. Vedamızın bu dramatik sahnesi herkesi ağlatmaya yetmişti. Dönüşümüz bambaşka bir atmosferde gerçekleşti. Şoförümüzün eşlik ettiği tekbirler, ilahiler, dualar, gerginliklerle başlayan yolculuğumuzun hayırla sona erdiğini gösteriyordu.
Yıllar sonra, bir seyahatim esnasında Çanakkale otobüs terminalinde gördüğüm o nur yüzlü, sakallı ve takkeli hacı amcamız, şoförümüzün ta kendisi idi.