
“Kuru gürültüye pabuç bırakmamak” deyimi, ilk duyulduğunda sadece “aldırmamak” gibi görünür. Oysa içinde daha sert, daha omurgalı bir anlam saklar: Korkutmalara karşı susmamak, gözdağına teslim olmamak, insanın doğru bildiği yoldan dönmemesi…
Kuru gürültü, hakikatin sesi değildir. Çoğu zaman içi boş bir yaygaradır; mantığı zayıf olanın sesini yükselttiği, gücü yetmeyenin korku üretmeye çalıştığı alandır. Böyle zamanlarda insanın önüne iki yol çıkar: Ya gürültünün peşine takılıp istikametini kaybedecek ya da kendi sesini, kendi vicdanını rehber bilecek.
“Pabuç bırakmamak” tam da bu ikinci duruştur. Eski dilde meydanı terk etmemek, geri adım atmamak demektir. Yani kenara çekilip olanı biteni seyretmek değil; varlığını, fikrini, haysiyetini savunmaktır.
Kendi yolundan giden kişiye köpek tepki verir. Ama köpek havladı diye kimse yolundan dönmez. Havlama, yolun yanlışlığını değil, yürüyenin kararlılığını gösterir. Çıkarı zedelenen ses yükseltir, korkak olan ürkütmeye çalışır, yapamayan yapanı durdurmak ister. Fakat yol, köpeğe göre değil yolcuya göre belirlenir.
Gürültü kazandıkça akıl kaybeder; bağıran üstün geldikçe sükûnet geri çekilir. Oysa medeniyet, sesini en çok yükseltenin değil, sözünü en sağlam kuranın omuzlarında yükselir.
Kuru gürültüye pabuç bırakan kişi yalnız kendini değil, etrafındaki adalet duygusunu da zedeler. Bu yüzden mesele inat etmek değildir; istikamet sahibi olmaktır. İnsan bazen susar ama sinmek için değil, doğru zamanı beklemek için susar. Bazen konuşur ama bağırmak için değil, hakkı yerinde tutmak için konuşur.
Gürültü geçicidir; duruş kalıcı. Yürüyenler bilir: Yol uzun, havlayan çoktur. Fakat adımlar sağlam oldukça gürültünün ömrü kısa olur. Kendi vicdanının sesini duyan, başkasının yaygarasına teslim olmaz. Çünkü insanı insan yapan, etrafındaki sesler değil, içinde taşıdığı ölçüdür.
Sonunda şunu anlarız: Kuru gürültüye pabuç bırakmamak, sadece cesaret göstermek değil; akla, emeğe ve hakikate sadık kalmaktır. Yolcu yoluna baktıkça, gürültü kendi kendine dağılır.