Bir milletin medeniyet seviyesi, büyük nutuklarından çok kapı açıldığında ne yaptığıyla ölçülür. Ayağa kalkmak… İlk bakışta basit bir beden hareketi. Oysa o doğruluşun içinde otağların dumanı, medreselerin sessizliği, köy odalarının çıtırtısı vardır. Türk kültüründe ayağa kalkmak, dizlerin değil gönlün ayağa kalkmasıdır.
Dede Korkut hikâyelerinde bey otağa girdiğinde şöyle denir: “Aksakallılar ayağ üzre turdular, el bağlayup hürmet kıldılar”. Bu cümle, yalnız bir karşılama sahnesi değil; bir toplum sözleşmesidir. Otağ, bir ev olmaktan çok adaletin ve sözün mekânıdır. İçeri girene kalkmak, “seni meclisin sahibi bildim” demektir. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’de aynı manayı öğütler: “Büyüğe ayakta duran küçülmez; aklı ve değeri artar”. Kaşgarlı Mahmud ise Türklerin misafiri kapıda ayakta karşıladığını kaydederken bunu sıradan bir âdet değil, kimlik nişanı gibi anlatır. Demek ki ayağa kalkmak, Türk’ün insan anlayışının özetidir: İnsan azizdir; aziz olana da ayakta durulur.
Töre yalnız kalkmayı değil, oturmayı da terbiye eder. Baş köşe yaşın değil faziletindir. Ev sahibi kapıya yakın oturur; hizmete hazır olduğunu göstermek için. Gençler kenarda, büyükler yukarıda yer alır. Bu diziliş hiyerarşi değil sorumluluk haritasıdır. Söz alma da bu düzenin parçasıdır. Büyük konuşmadan küçük söze girmez. İtiraz edilecekse ses yükseltilmez; kelime, kılıç gibi savrulmaz. “Çok söyleyen değil, yerinde söyleyen makbuldür” anlayışı buradan doğar.
Türk töresi İslâm’la buluştuğunda çatışmamış, ölçüsünü bulmuştur. Peygamberimizin kızı Fâtıma içeri girdiğinde onun için ayağa kalkıp yer göstermesi, hürmet için kalkmanın güzel bir davranış olduğunu ortaya koyar. Âlimler bu konuda ince bir sınır çizer: Sevgi ve ikram için ayağa kalkmak güzel görülür; fakat kişiyi aşırı yüceltmek, kibir doğuracak biçimde kalkmak doğru bulunmaz. Yani mesele hareket değil, kalpteki niyettir. Türk irfanının “insanı aziz bilme” ilkesiyle İslâm’ın “insana Allah için değer verme” anlayışı aynı kapıda buluşmuştur.
Törede kalkmamak sessiz bir cümledir. Büyüğe kalkmamak onun hukukunu inkâr etmek, misafire kalkmamak gönül kapısını kapatmak sayılır. Eski obalarda bu hâl ciddi kırgınlık sebebiydi. Yine de töre kör değildir; hastalık, acz, akranlık gibi durumlarda niyete bakılır. Fakat isteksiz yarım kalkış, yüz ekşiterek doğrulmak daha büyük ayıp görülür. Çünkü saygı bedenden önce çehrede başlar.
Çocukluğumun köy odasını hatırlarım: Kapı gıcırdayıp da içeri yaşlı biri girdi mi, sobanın başındaki delikanlılar tek nefeste ayağa fırlar, yer açarlardı. Kimse bunu emirle yapmazdı; görünmez bir öğretmen vardı: Töre. O kalkışta kimsenin gururu incinmez, bilakis herkesin omzu yükselirdi. Bugün apartman asansörlerinde birbirine bakmayan kalabalıklar arasında o manzarayı arıyorum. Ayağa kalkmayı unutan toplum, ayakta kalmayı da zor öğrenir.
Medeniyet bazen bir saray kapısında değil, bir ev eşiğinde başlar. Ayağa kalkmak; “seni gördüm, değerini bildim, yerim sana açık” demektir. Bu cümleyi dudakla değil bedenle kurarız. Türk töresi bize şunu fısıldar: İnsan insana omuz hizasından bakar; fakat hürmetini ayakta gösterir. İslâm irfanı da aynı sözü tamamlar: İnsana saygı, Yaratan’a saygının yeryüzündeki gölgesidir.
Kapılar açıldıkça insanın iç kapıları da açılır. Ayağa kalkmak belki küçük bir harekettir; fakat milletleri büyük yapan, işte o küçük hareketlerin toplamıdır. Yeniden öğrenelim: Gelen için doğrulmayı, gideni ayakta uğurlamayı, büyüğün önünde sözü tartmayı… Çünkü bir gün ayağa kalkmayı unutan toplumların, yarın ayakta kalacak gücü de zayıflar.