Kahvenin hikâyesi Afrika’da başlar; Habeş diyarında. Oradan Yemen’e, Yemen’den Osmanlı’ya ulaşır. Ama kahve, asıl kimliğini Osmanlı’da bulur. Çünkü her içecek içilir; kahve ise yaşanır.
16. Yüzyılın ortalarında Osmanlı topraklarına giren kahve, kısa sürede saraydan çarşıya, medreseden eve yayılır. Cezvesiyle, fincanıyla, pişirme usulüyle yalnızca bir içecek değil; bir davranış biçimi hâline gelir. Kahveyle birlikte kahvehane doğar; kahveyle birlikte sohbet, söz, hikâye ve tartışma aynı mekânda buluşur. Osmanlı toplumu kahveyi tüketmez; kahveyle zaman kurar.
Kahve Avrupa’ya bizden gider. Venedik’e ticaretle, Paris’e diplomasiyle, Viyana’ya tarihî kırılmalarla ulaşır. Avrupalı kahveyi bizden öğrenir; içmeyi de, kahvehane fikrini de. İlk Avrupa kahvehaneleri, Osmanlı kahvehanelerinin neredeyse aynısıdır. Ancak tarih sadece aktarma değildir; dönüştürmedir de.
Avrupa kahveyi alır, ölçer, standardize eder, makineleştirir. Kahve yavaş yavaş kültürden ürüne dönüşür. Biz ise uzun süre kendi kahvemizi, kendi ritmimizi koruruz. Ta ki modern zamanlara kadar.
Bugün ilginç bir yerdeyiz: Kahve Avrupa’ya bizden gitmiştir; ama biz şimdi kahveyi ve türevlerini Avrupa’dan, Amerika’dan alıp beğeniyle içer hâle gelmişizdir. Latte’ler, cappuccino’lar, isimleri yabancı, sunumları gösterişli içecekler… Elbette içilecektir; mesele yasak değil. Ama ortada hafif bir ironi vardır:
Bizim kültür hâline getirdiğimiz kahve, bize yeniden paketlenmiş olarak dönmüştür.
Oysa Türk kahvesi ayakta içilmez. Aceleye gelmez. Köpüğüyle, telvesiyle, suskunluğu da içine alan bir zamana ihtiyaç duyar. Bu yüzden “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denmiştir. Bu söz, kahvenin kendisine değil; kahveyle kurulan insan ilişkisine dairdir.
Birini davet ederken “bir kahve içelim” demekle yetinmeyiz çoğu zaman. “Bir acı kahve içelim” deriz. O “acı” kelimesi boşuna değildir. Çünkü kahve gerçekten acıdır; şekersizdir, yumuşatılmamıştır. Ama bu davetin içinde gizli bir hakikat vardır: Kahvenin kendisi acı olsa da, onun vesile olduğu muhabbet baldan tatlıdır. Türk kültüründe acıdan kaçılmaz; acı paylaşılır. Kahveye “acı” demek, aslında şunu söylemektir: Gel, süsü bırakalım. Olduğumuz gibi oturalım. Kahve acıysa da gönül tatlıdır. Ve o tat, fincanın içinde değil, karşılıklı dökülen kelimelerdedir.
Eskiden kahve bulunmadığında, burçak kavrulurdu, nohut kavrulurdu. Tadını kimse sorgulamazdı. Çünkü mesele kahve değildi; mesele oturabilmekti. Aynı fincanın etrafında, aynı kelimeleri paylaşabilmekti. Kahve yoksa da sohbet vardı. Çünkü gönül, ikame kabul ederdi.
Bugün kahve bol. Çeşidi çok, erişimi kolay. Ama belki de bu bolluk içinde, kahvenin hatırını biraz unuttuk. Kahve var; ama sohbet kısa. Fincan dolu; ama zaman eksik. Cezve ateşe konmadan konuşuyoruz; sohbet demlenmeden dağılıyoruz.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şudur: Kahve bir içecek değildir.
Kahve, insana verilen değerin bahanesidir.
Ve o değer varsa, ister kahve olsun ister burçak…
Bir fincan, yine kırk yıl hatır bırakır.