Sınır komşumuzda ve bölgemizde her gün yüzlerce kişinin canına mal olan yeni bir savaşın ortasında eriştik bu yılki 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günümüze. 111 yıl önce bugünlerde şehitlerimiz ve işgal güçleriyle birlikte çok küçük bir alanda yüzbinlerce insanın canını kaybettiği bir coğrafyada yaşayanlar olarak bizler, savaşların adeta gerçek tanıklarıyız.
Barış içinde birlikte yaşamayı, dünya nimetlerini paylaşmayı beceremediği ve kendi gücüne aşırı güvendiği zamanlarda insanoğlu maalesef çok acımasız olabiliyor. Uluslararası ilişkilerde maalesef zayıflar her zaman güçlüye boyun eğmek zorunda kalıyor, boyun eğmediğinde de zulmün ve savaşların mağduru oluyor. Bu durum adeta Çanakkale Zaferimiz dışında insanlığın kaderi olmuş. İnsanoğlunun bu azgınlığı ve bozgunculuğunu, zaman zaman ilahi müdahaleler olarak gönderilen peygamberler ve dinler bile dizginleyemediği gibi, zaman içinde dinler bile bu çatışmaların zemini haline gelebiliyor.
Hristiyan Batı dünyasında, (1337-1453) yılları arasında tam 116 yıl süren yüzyıl savaşları ve sonrasında (1618-1648) yılları arasındaki otuzyıl savaşlarında milyonlarca insanını kaybetti. Batılılar bunlardan ders almamış olacak ki, Çanakkale Savaşlarının da aralarında bulunduğu 1. Dünya Savaşında dünyayı kan gölüne çevirmiş hele ki, teknolojik imkânların daha da geliştiği 20. Yüzyılın ortalarında yine 2. Dünya savaşında, çatışmalarda, savaşla ilgili hastalık ve kıtlıklarda bu kez 70 ila 85 milyon arasında insan hayatını kaybetti. Kıta Avrupasında yaklaşık 1000 yıldır milyonlarca insanın canına mal olan savaşlara bir son vermek üzere bir barış projesi olarak Almanya ve Fransa’nın önderliğinde 1960’lı yıllarda Avrupa bütünleşmesi fikri hayata geçirilmişti. Önce Avrupa Demir Çelik Birliği, sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nihayet 2000’li yıllarda Avrupa Birliği olarak bugün 31 Avrupa ülkesini içine alarak sınırları bile kaldıran bu birlik, aslında Batılıların savaşlardan aldıkları derslerin bir ürünüydü. Dünyada süregelen çatışma ve savaştan Avrupalıların ders çıkartarak dış politika alanında daha çok bütünleşmesi, Avrupa Birliği içinde barış sağlanabilmişken dünyada barışın sağlanamamış olmasına çözüm olarak daha güçlü AB dış politikası gerektiği sık sık dile getirilmektedir. Kısaca AB’nin bu barış projesinin Rusya ve ABD gibi güçlere de ilham verip örneklik göstermesi talep edilmektedir.
2. Dünya savaşından sonra dünya barışını bir kez daha bozan gelişme, Osmanlının son dönemlerinden beri Filistin toprakları üzerinde yerleşmeye/yerleştirilmeye başlanan ve 1948 yılında devlet olmasına izin verilen İsrail olmuştur. İsrail’in Devletinin temelleri büyük ölçüde Osmanlının son dönemlerinde toplanan Museviliğin sapkın bir kolu olan siyon liderlerinin kurdukları siyonizm ideolojisine dayandırılmıştır. Başlangıçta, 19. yüzyılın sonlarında, çeşitli ülkelerde yaşamakta olan kentsoylu Yahudilerce bir ideoloji olarak ortaya atılan ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan akımın adıydı siyonizm. Ancak radikal siyonistlerin dini ideolojilerinin temelini, Yahudilerin üstün ırk oldukları, dünyadaki tüm ulusların kendilerinin köleleri oldukları ve Talmud kitaplarında, bugün Suriye’nin Irak’ın ve ülkemizin güneydoğusunu da içine alan geniş bir coğrafyanın kendilerine vaad edilen topraklar (arz-ı mev’ud) olduğu inancı oluşturmaktadır. Bundan dolayı da 1967 yılından Filistin topraklarını işgalden başlayarak yayılmacı politikalarını sürdürüyorlar. Ne yazık ki, ABD ve çoğu Batılılar da bu politikaya destek vermeye devam ediyorlar.
ABD’nin İsrail’in siyonist yayılmacılığına destek vermesinin en önemli nedeni açıkça söylenmese de maalesef din kaynaklıdır. Şöyle ki, Avrupa’dan Amerika’ya göç eden fırsat avcılarının önce Amerikan yerlilerini katletmeleriyle sonra da kendi aralarındaki savaşlardan sonra 1787’de imzalayabildikleri barış anayasası ile kurulan ABD, gelecek yüzyılların savaşlarında belirleyici rol oynamaya devam ediyor. Hristiyan kanun kaçakları ve fırsat avcılarından oluşan Amerikalılar, Avrupa’daki geleneksel din anlayışından farklı mezhepler ve bu mezheplere ait kiliseler kurdular. Evangelik Protestanlar, Baptistler, Mormonlar, Metodistler gibi mezhepler sadece Amerikalılara özgü din anlayışları bugün Amerika’ya hâkimdir. İşte bu mezhepler arasında en büyük müntesibi bulunan mezhep Evangelizm. ABD’ye göç eden Yahudilerin tesiriyle kurulan bu mezhebin en temel görüşü şudur: “İsrail’e hizmet edersen Tanrı seni kurtarır. İsrail’e ihanet edersen Tanrı seni yok eder.” Evangelist inanca göre, Ortadoğu’yu kan ve ateş gölüne çevirerek İsa Mesih’in yeryüzüne inmesini hızlandırmak ve kolaylaştırmak her Hristiyanın görevidir. İşte bu yüzden Amerikalı senatörler, İsrail bombalar yağdırırken çocuk katliamını alkışlıyor. İşte bu yüzden Lindsay Graham çıkıp “Amerika İsrail’in fişini çekerse Tanrı da bizim fişimizi çeker” diye bağırıyor. Trump, İran saldırıları esnasında Evangelik rahipleri toplayarak Beyaz Saray’da kameraların önünde ayin yapıyor.
Birinci dünya savaşından, özelde Çanakkale zaferinden yaklaşık 7-8 yıl sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetimiz de aslında bu savaşlardan ders alınarak hatta bu savaşlara “dur” demek için bir barış devleti olarak kurulmuştu. Kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Paşa, büyük öngörüsüyle “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini uluslararası ilişkilerde devletimizin temeline oturtmuştu. Nitekim aradan sadece 20 yıl geçtikten sonra patlak veren 2. Dünya savaşına, bin bir türlü tahrike rağmen girmemekte direnen ve topraklarımızı bir barış adası haline getiren 2. Cumhurbaşkanımız Merhum İsmet İnönü de bu doğru politikayı takip etmişti.
Çanakkale Destanımız 110 yıldan fazla zamandır, mazlum milletlere ilham veren, nice bağımsız devletlerin istiklallerini kazanmalarına zemin hazırlayan bir direniş kaynağı oldu. Bugün ABD ve İsrail’in de Çanakkale Destanımızdan alacakları çok dersler var.