Zamana Direnen Taşın Hafızası: Yusuf Pehlivan’ın Değirmeni

Yayınlama: 19.07.2026
A+
A-

Zaman dediğiniz, bendimden akan o coşkun su gibi akıp gidiyor. İnsanlar geliyor, geçiyor, izlerini bana bırakıp toprağa karışıyor. Ben kim miyim? Ben, Terzialan’ın, Kaz Dağları’nın bağrında, dağlardan süzülen suların sesiyle nefes alan o eski su değirmeniyim. Bugün duvarlarım yosun tutmuş, çarklarım susmuş, taşım yorulmuş olabilir; ama hafızam ilk günkü gibi taze.

​Beni var eden, bana can veren o yiğit adamı, Yusuf Pehlivan’ı hiç unutmadım. Onun heybetli gölgesi üzerime düştüğünde, bilirmişim ki o gün bereketli geçecek. Ne yazık ki torunu Göksel, ne dedesinin o pehlivan bileğine ne de benim o un kokan görkemli günlerime yetişebildi. O doğmadan iki yıl önce Yusuf Pehlivan bu dünyadan göçtü, onunla birlikte benim de kalbim durdu, atıl kaldım. Ama buradayım; binamla, su yolumla, o devasa taşlarımla geçmişin şahidiyim. Göksel beni gördü, unumu koklamasa da taşımın soğukluğunda dedesinin sıcaklığını hissetti. Çünkü annesinin, babasının anlattığı o hikayelerle, ben onun zihninde hiç durmadan döndüm.

​Bereketin ve Emeğin Sırası

​Eskiden buralar böyle sessiz değildi. Hasat mevsimi geldiğinde, Avunya’nın, Terzialan’ın ve çevre köylerin alın teri, öküz arabalarının gıcırtılarıyla kapıma dayanırdı. Kapımın önünde upuzun kuyruklar oluşurdu. Köylü sabırla beklerdi, çünkü bilirlerdi ki Yusuf Pehlivan’ın değirmeninden çıkan unun bereketi bir başkaydı.

​Önce yukarıdaki su bendim hırsla, coşkuyla doldurulurdu. Ardından o altın sarısı buğdaylar depoya dökülürdü. Yusuf Pehlivan ya da aile efradı o tahta kapağı kaldırıp suyu çarklarıma doğru saldığında, içimde bir nehir uyanırdı. Çarklarım dönmeye, o devasa değirmen taşım dönmeye başladıkça ortalığı tarifi imkansız, mis gibi taze un kokusu sarardı. O koku, emeğin, helal lokmanın kokusuydu.

​İşlerin en yoğun olduğu zamanlarda gece gündüz demez, karanlığı taşımın dönüş sesiyle yırtardım. Köyden uzak olduğum için, her sabah köyden bir hareketlilik başlardı. Aile efradının, o canla başla çalışan güzel insanların günlük iaşeleri sepetlerle köyden taşınırdı bana. Günlerce, haftalarca bu döngü sürerdi. Ve her işin bitiminde, o küçücük odamda yorgun bedenler uykuya dalarken, içeride hummalı bir temizlik başlardı. Tek bir zerre un bile yerde bırakılmaz, titizlikle süpürülürdü. Çünkü Yusuf Pehlivan’ın lügatinde “kul hakkı” her şeyden önce gelirdi. O taşın altında kimsenin tek bir buğday tanesi kalmamalıydı.

​Un Kokusundan Tütün Yaprağına ve Aba Dolabına

​Sanmayın ki benim görevim sadece buğdayı una çevirmekti. Yaz aylarının sonuna doğru, un işi hafifleyip sonbaharın serinliği çöktüğünde, içimde bambaşka bir telaş başlardı. Avunya Ovası’nın o meşhur tütünleri çıkagelirdi. Dile kolay, o tütünleri en iyi, en ince, en kıvamında kıyan yine Yusuf Pehlivan’dı. Sırf bu maharet için Yenice’den, uzak yollardan tütün kıydırmaya gelirlerdi kapıma.

​Ve kış çıkışı… Keçilerden kırkılan kıllar yıkanır, temizlenir ve bana getirilirdi. İşte o zaman benim, o dönemin adeta bir fabrikası, en ileri teknolojisi sayılan mekanizmam devreye girerdi. Ben sadece un öğüten durağan bir taş değildim; suyun o muazzam gücünü, çarklarımın amansız kuvvetine dönüştüren devasa bir makineydim. Kılların sert dokusunu yumuşatıp asil bir kumaşa dönüştürmek, o ağır abaları dövmek kolay iş miydi? Suyun hidrolik gücü çarklarımı döndürür, o muazzam kuvvet aba dolabının ağır tokmaklarına can verirdi. Suyun ve çarkların bu gücüyle abalar saatlerce dövüldükçe, civarın en kaliteli, en sağlam kumaşları benim bağrımdan çıkardı.

​Öyle ki suyun gücüyle çalışan bu makineleşme ve verilen büyük emek sülalenin adına da nakşoldu; bize “Dolapçılar” dediler. O dolap, sadece dönen bir ahşap düzenek değil; suyun kuvvetini zanaata dönüştüren bir dönemin teknolojisi, bir sülalenin kimliği ve Yusuf Pehlivan’ın elinin emeğiydi.

​Geçmişin Yankısı

​Şimdi o küçük odam boş, su bendi kuru, taşlarım hareketsiz olabilir. Ama rüzgâr duvarlarıma çarptıkça, kulak kabartanlar öküz arabalarının sesini, taze unun kokusunu, tütün bıçağının tıkırtısını ve suyun kuvvetiyle inip kalkan aba dolabının o ritmik, güçlü vuruşlarını hala duyabilir.

​Yusuf Pehlivan göçüp gitti, ben sustum; ama bıraktığı o tertemiz miras, kul hakkı gözetmeyen o asil ruh ve suyun gücüyle yazılan o zanaat hikayesi, torunu Göksel’in hafızasında ve bu duvarların arasında sonsuza dek yaşayacak. Ben, zamana direnen o eski değirmen, pehlivanımı da o suyun gücüyle dönen bereketli günlerimi de asla unutmadım.