10 Yıl Önceki Değişimin Farkında Mıyız?

Yayınlama: 30.08.2026
A+
A-

Türkiye’de bugün yaşadığımız ekonomik, sosyal ve hukukî bunalımı yalnızca yanlış faiz kararlarıyla, ehliyetsiz yöneticilerle veya dış güçlerle açıklamak mümkün değil. Bunların her biri tartışılabilir; fakat asıl mesele, devletin karar alma ve denetlenme sisteminin kökten değiştirilmiş olmasıdır.

Bu büyük değişimin dönüm noktası 16 Nisan 2017 tarihli referandum olmuştur.

Milletimiz o gün sıradan bir anayasa değişikliği için sandığa gitmedi. Milletimiz yeterince anlayıp tartışmasa da, en az 75 yıllık yıllık parlamenter demokrasi birikimimizin ve çok partili demokratik hayatımızın yönetim sistemi değiştirildi. Üstelik böylesine köklü bir dönüşüm, toplumun neredeyse yarısının itirazına rağmen yüzde 51,4 gibi az bir çoğunlukla, genel olarak da kırsal kesimlerden ve ikna edilen Kürt kökenli seçmenlerden gelen oylarla kabul edildi. Referandumda mühürsüz binlerce oyun geçerli sayılması hukuksuzluğu da hafızalarda bir şüphe olarak kaldı.

Milletimizin önemli bir bölümü bunun yalnızca Cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılması olduğunu düşündü. Oysa ortadan kaldırılan sadece başbakanlık makamı değildi. Meclise karşı siyasi sorumluluk, güvenoyu, gensoru ve milletvekillerinin hükûmeti doğrudan denetleme imkânları da büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Eskiden hükûmet Meclisin içinden çıkar, milletvekillerinin güveniyle görev yapar ve yine Meclise hesap verirdi. Bakanlar milletvekillerinin karşısına çıkar, sorulara cevap verir, gerektiğinde gensoruyla görevden uzaklaştırılabilirdi.

Bugün bakanlar Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Milletvekili değiller, Meclisten güvenoyu almıyorlar ve Meclis tarafından gensoruyla düşürülemiyorlar. Milletvekilleri bakanlara sözlü soru dahi yöneltemiyor; yalnızca yazılı soru verebiliyorlar.

Kısacası milletin seçtiği Meclis, hükûmeti kuran ve denetleyen asli güç olmaktan çıkarıldı. Milletvekilleri duruyor, Meclis binası duruyor, seçimler yapılıyor; fakat Meclisin siyasal ağırlığı ve yürütme üzerindeki denetimi ciddi biçimde zayıflamış bulunuyor.

Hızlı karar, ağır bedel

Yeni sistem savunulurken “Türkiye hızlı karar alacak, bürokrasi azalacak, ekonomik istikrar güçlenecek” denilmişti.

Evet, kararlar hızlandı; fakat yanlış kararların denetlenmesi ve düzeltilmesi zorlaştı.

Demokraside önemli olan yalnızca hızlı karar almak değildir. Kararı istişareyle almak, ehil insanlara danışmak, farklı görüşleri dinlemek, yanlışın hesabını vermek ve gerektiğinde geri dönebilmek de önemlidir.

Freni olmayan bir otomobil çok hızlı gidebilir; fakat yolcularını güven içinde menzile ulaştıramaz.

Son yıllarda bunun en ağır örneğini ekonomi yönetiminde gördük. İktisat biliminin temel gerçekleriyle uyuşmayan faiz politikaları, uzmanların ve kurumların uyarılarına rağmen ısrarla uygulandı. Merkez Bankası başkanları peş peşe değiştirildi. Ekonominin kuralları öngörülemez hâle geldi.

Sonuçta Türk lirası ağır değer kaybetti. Enflasyon yeniden milletimizin en büyük derdi oldu. Maaşlar daha vatandaşın cebine girmeden eridi. Emekli geçinemez, genç evlenemez, çalışan ev kiralayamaz hâle geldi. Dar ve sabit gelirli vatandaşlarımız, markette filesini doldurabilmek için temel ihtiyaçlarından vazgeçmek zorunda kaldı.

Yüksek enflasyon yalnızca ekonomik bir arıza değildir. Aynı zamanda yönetim, kurum ve güven krizidir.

Hukukun öngörülemediği, ekonomi kurumlarının bağımsızlığının tartışıldığı, kuralların kişilere göre değişebildiği bir ülkeye uzun vadeli yatırım gelmez. Sermaye ürkektir; güven ister, hukuk ister, istikrar ister.

Güven bir günde yıkılır, yeniden kurulması yıllar alır.

Adalet soframızdaki ekmektir

Bazıları hukuku yalnızca mahkeme salonlarını ilgilendiren soyut bir mesele zannediyor. Oysa adalet, soframızdaki ekmekle doğrudan bağlantılıdır.

Bir girişimci yarın hangi kuralla karşılaşacağını bilmiyorsa yatırım yapmaz. Bir çiftçi üretim planını, sanayici maliyet hesabını, genç gelecek tasavvurunu güven içinde kuramıyorsa ülkede bereket azalır.

Mülakatlarda liyakatin değil yakınlığın belirleyici olduğu kanaati yayılıyorsa gençlerin devlete olan güveni zedelenir. Mahkeme kararlarının uygulanıp uygulanmayacağı tartışılıyorsa vatandaşın adalet duygusu aşınır.

Dünya Adalet Projesi’nin Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 2017-2018 döneminde 113 ülke arasında 101’inci sıradaydı. 2024 yılında ise 142 ülke arasında 117’nci sırada yer aldı. Ülke sayıları değiştiği için bu iki sıralamayı doğrudan karşılaştırmak yeterli değildir. Ancak Türkiye’nin yıllardır endeksin alt sıralarında kalması ciddi bir alarmdır.

Avrupa Komisyonunun Türkiye raporları da demokratik standartlar, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusundaki gerilemeye dikkat çekmektedir.

Bunları “Türkiye düşmanlığı” diyerek geçiştirmek kolaycılıktır. Çünkü Avrupa Birliği üyelik hedefini kendi irademizle benimsedik. Reformların güçlü biçimde uygulandığı yıllarda ekonominin, yatırımların ve millî gelirimizin nasıl yükseldiğini hep birlikte gördük.

Görünmez kılınan siyaset

Parlamenter demokrasinin merkezinde siyasi partiler bulunur. Çünkü siyasi partiler milletin farklı düşüncelerini program hâline getirir ve Meclise taşır.

Bugünkü sistemde ise siyaset, partiler arasındaki program yarışından çıkarılıp birkaç liderin kişisel rekabetine indirgenmiştir. Televizyonlar saatlerce iktidar temsilcilerini ve birkaç büyük siyasi aktörü gösterirken; ülkenin sorunları için ayrıntılı çözüm programları hazırlayan partiler milletin gözünden adeta saklanmaktadır.

Böylece seçmene “Başka seçenek yok” duygusu verilmektedir.

Bu durum özellikle DEVA Partisi gibi hukuk devletini, ileri demokrasiyi, liyakati, şeffaflığı, güçlü ekonomiyi ve Avrupa Birliği sürecini önceleyen partileri etkilemektedir.

DEVA Partisi ekonomi, eğitim, adalet, tarım, sosyal politikalar ve kamu yönetimi alanlarında çok sayıda eylem planı hazırladı. Ancak bu çalışmalar ana akım medyada yeterince tartışılmadı. Bir parti televizyonlarda gösterilmiyor, görüşlerine haberlerde yer verilmiyor ve hazırladığı programlar kamuoyuna anlatılmıyorsa zamanla milletin gözünde yokmuş gibi algılanır.

Oysa demokrasi yalnızca sandığın kurulması değildir. Demokrasi, seçmenin bütün seçeneklerden eşit ve özgür biçimde haberdar olabilmesidir.

Bir parti seçime girebiliyor fakat sesini millete duyuramıyorsa görünüşte seçim vardır; gerçek anlamda fırsat eşitliği yoktur.

Mesele şahıs değil, sistem!

Bu eleştiriyi yalnızca Sayın Cumhurbaşkanı üzerinden okumak yanlış olur. Mesele kişilerden daha büyüktür.

En iyi niyetli insanın elinde bile denetimsiz güç zamanla hataya açık hâle gelir. İnsan beşerdir; yanılır, öfkelenir, çevresinin etkisinde kalabilir. Bu nedenle devletler kişilerin iyi niyetine değil, sağlam kurumlara dayanmalıdır.

İslam siyaset düşüncesinde de istişare, adalet, ehliyet ve emanete riayet esastır. “Onların işleri aralarında istişare iledir” buyruğu yalnızca güzel bir nasihat değil, yönetimin ahlakî temelidir.

İstişarenin yerini tek kişinin takdiri, liyakatin yerini sadakat, hukukun yerini keyfîlik aldığında bunun adına güçlü devlet denilemez.

Güçlü devlet, yöneticisinin her şeyi yapabildiği devlet değildir. Güçlü devlet; yöneticiler dâhil herkesin hukukla bağlı olduğu devlettir.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı aramak değildir. İhtiyacımız; kurallara, kurumlara, ortak akla ve güçlendirilmiş demokratik parlamenter sisteme dönmektir.

Meclis yeniden güçlendirilmeli, hükûmet millete hesap vermeli, yargı gerçekten bağımsız olmalı, ekonomi kurumları günlük siyasi müdahalelerden korunmalı, kamuda liyakat hâkim kılınmalı ve Avrupa Birliği reform süreci yeniden canlandırılmalıdır.

*Artık şu gerçeği görmenin zamanıdır:

Meclisin zayıflaması milletin güçlenmesi değildir.

Tek kişinin güçlenmesi devletin güçlenmesi değildir.

Muhalefetin görünmez kılınması da milletin seçeneksiz olduğu anlamına gelmez.

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla tek kişilik yönetim değil; daha fazla istişare, daha fazla hukuk, daha fazla adalet ve daha ileri demokrasidir.

Çünkü devlet adaletle, ekonomi güvenle, millet ise hür iradesiyle yükselir.