Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
İnsan bazen başkalarını anlamaya, onlara kendini anlatmaya ve herkesin gözüne girmeye çalışırken kendini unutur. Kimin ne dediğine, kimin ne düşündüğüne, kimin kendisini destekleyip kimin eleştirdiğine öylesine takılır ki; bir süre sonra kendi yolunda mı yürüyor, yoksa başkalarının çizdiği yolda mı ilerliyor, fark edemez.
Oysa hayatta asıl mesele, herkesin sesini duymak değil, hangi sese kulak vereceğini bilmektir. Çünkü, “Dışarıdaki gürültüye kapılınca varılacak istikametin hiçbir önemi kalmaz”.
Bu cümle, yalnızca bireysel hayatımızı değil, toplum olarak yaşadığımız pek çok sorunu da anlatıyor. Çünkü günümüzde herkes konuşuyor, herkes bir şeyler söylüyor, herkes haklı olduğunu düşünüyor. Ancak, bu kadar sesin arasında gerçeği arayanların sayısı ne yazık ki; aynı ölçüde artmıyor.
Sosyal medyada birkaç satırla hüküm veriliyor, insanlar birbirini dinlemeden yargılıyor. Bir olayın tamamı öğrenilmeden taraflar belirleniyor, doğruluğu araştırılmadan iddialar yayılıyor. Dün savunulan düşünceler bugün kolayca terk ediliyor, yeter ki; kalabalıkların desteği kaybedilmesin.
Böyle bir ortamda insanın kendi aklını, vicdanını ve değerlerini koruması her zamankinden daha önemli diye düşünüyorum. Çünkü her yüksek ses hakikati, her kalabalık haklılığı, her alkış da başarıyı temsil etmez.
Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım “Aklın Yolu, Kalbin Gözü” başlıklı yazımda aklın ve kalbin birlikte hareket etmesinin önemini anlatmıştım. Ardından “Kurnazlık mı, Zekâ mı?” yazım ile de, insanın başkalarını yanıltarak değil; dürüstlüğü, güveni ve vicdanıyla değer kazanabileceğine dikkat çekmiştim.
Bugün ise; bu iki düşüncenin tamamlayıcısı olan başka bir mesele üzerinde durmak istiyorum: İnsan, bütün bu seslerin arasında kendi istikametini nasıl koruyacak ve korumalı?
Akıl bize düşünmeyi, kalp doğruyu hissetmeyi, vicdan ise davranışlarımızın hesabını vermeyi hatırlatır. Fakat dışarıdan gelen baskılar, çıkar hesapları ve kabul görme arzusu ağır bastığında bu değerler kolayca geri plana itilebilir.
İnsan bazen doğru bildiğini söylemek yerine alkışlanmayı, haklı olanı savunmak yerine güçlü görünenin yanında durmayı seçebilir. Bazen de birilerine kendini kanıtlama uğruna hiç inanmadığı sözleri söyleyebilir.
İşte istikamet tam da burada önem kazanır.
İstikamet sahibi olmak, hiçbir zaman hata yapmamak değildir. Yanıldığında bunu kabul edebilmek, eksiklerini görebilmek ve gerektiğinde kararlarını değiştirebilmektir. Ancak bunu başkaları öyle istiyor diye değil, doğrunun gereğini anladığın için yapmaktır.
Zira insanın fikrini değiştirmesi bir erdem olabilir; fakat her rüzgârda yön değiştirmesi, çoğu zaman sağlam bir duruşunun olmadığını gösterir.
Bugün gündemler hızla değişiyor. Bir konu daha anlaşılmadan başka bir tartışma başlıyor. İnsanlar bir gün birini göklere çıkarırken, ertesi gün aynı kişiyi yerin dibine sokabiliyor.
Bütün bunların arasında insanın kendisine sorması gereken basit ama önemli sorular var:
Ben neye inanıyorum? Neyi savunuyorum? Aldığım kararın arkasında sağlam bir gerekçe mi var, yoksa başkalarının düşüncelerinden etkilenme mi?
Bu soruları kendimize sormadan yaşarsak başkalarının beklentileriyle şekillenen bir hayatın içinde kaybolabiliriz.
Elbette eleştiriye kapalı olmamalıyız. Başkalarının görüşlerini dinlemeli, farklı düşüncelere saygı göstermeli ve gerektiğinde kendi yanlışlarımızla yüzleşmeliyiz. Ancak dinlemekle teslim olmak, uzlaşmakla kişiliksizleşmek, değişmekle savrulmak birbirinden farklıdır.
Herkesi memnun etmek tabii ki mümkün değildir. Herkesin bizi anlamasını beklemek de gerçekçi değildir. Önemli olan, insanlarla ilişkilerimizi korurken kendi değerlerimizden vazgeçmemektir.
Çünkü başkalarının onayını kazanmak için kendimizden uzaklaştığımızda, sonunda onların alkışları arasında bile kendimizi yalnız bulabiliriz. Kısacası asıl mesele nereye vardığımız değil, nasıl yürüdüğümüzdür.
Hayatın her döneminde karşımıza farklı sınavlar çıkar. Kimi zaman çıkarlarımızla vicdanımız, kimi zaman beklentilerimizle doğrularımız karşı karşıya gelir.
Böyle zamanlarda kolay olanı seçmek her zaman doğru olanı seçmek değildir. Kalabalığın arasına karışmak insanı sorumluluktan kurtarmaz. Bir yanlışa herkesin katılması, o yanlışı doğruya dönüştürmez.
İnsan bazen yalnız kalmayı göze almalı, bazen susmayı bilmeli, bazen de yanlış gördüğü bir duruşa karşı çıkabilmelidir. Fakat bunu öfkeyle, kibirle ya da başkalarını küçümseyerek değil; aklın, vicdanın ve sağduyunun rehberliğinde yapmalıdır.
Unutmayalım ki; dürüstlük, zekâ ve vicdan birbirinden ayrı düşünülemeyecek değerlerdir. Bunları koruyamayan insan, ne kadar başarılı görünürse görünsün, bir noktada kendi iç huzurunu kaybeder.
Dışarıdaki gürültü hiç bitmeyecek. İnsanlar konuşacak, eleştirecek, övecek ve yargılayacak. Bugün doğru kabul edilenler yarın tartışılacak; dün yanında duranlar yarın başka yönlere gidecek.
Bütün bunların arasında bize düşen, her sesi susturmaya çalışmak değil, kendi pusulamızı kaybetmemektir.
Sonuç olarak; aklımızı kullanmalı, kalbimizi dinlemeli, vicdanımızdan vazgeçmemeliyiz. Başkalarının sözlerinden yararlanmalı ama kararlarımızı sorgulamadan onların ellerine bırakmamalıyız.
Çünkü hayat, kimin daha yüksek sesle konuştuğunun değil, kimin doğru bildiği yolda ne kadar sağlam yürüdüğünün hikâyesidir.
Haftaya yeni bir konuda görüşmek dileğiyle…
Kalın sağlıcakla…