Benim Adım Yastaç

Yayınlama: 07.06.2026
A+
A-

Anadolu’nun Göğsünde Un Elenen, Muhabbetle Yoğrulan Bir Ömrün Hikâyesi

​Beni kenara atılmış, mutfağın kuytusuna terk edilmiş alelade bir ahşap parçası sananlar yanılırlar. Ben, koca bir ömrün tam ortasında duran, asırlık meşe ağaçlarının gövdesinden sabırla yontulmuş, ekmeğin kutsallığına adanmış bir sırdaşım. Adımı, zamanın hırçın rüzgârı büküp yuvarlamadan evvel, ne olduğumu en yalın haliyle söylerdi büyükler: Ben **”Yassı Ağaç”**ım. Yüzüm pürüzsüz bir ova gibidir; boyum ne yukarılarda kibirlenir ne de toprağın tevazuundan uzaklaşır. Tam da yere bağdaş kurup bana şefkatle sarılan o emektar kadınların yürek hizasındayım.

​Benim asıl saltanatım, mevsimler dönüp de Ramazan ayının o huzurlu gölgesi mahallenin üzerine düştüğünde başlar. Hazırlık telaşı daha kuşluk vaktinde sarar evleri. Ev sahibi kadın, koca bir leğen böreklik hamuru besmelelerle, dualarla yoğururken ben duvara yaslanmış, sabırsızlıkla sıramın bana gelmesini beklerim. Derken, sokaktan ayak sesleri yükselir; kapı eşiğinden birer birer mahallenin kadınları, genç kızları süzülür. Hiçbiri eli boş, yüreği sevgisiz gelmez. Kiminin elinde anasından yadigâr emektar oklavası, kiminin koltuğunun altında benim gibi un kokan bir başka yassı ağaç… Biz yastaçlar yan yana, omuz omuza dizildik mi, bilin ki o mahallede artık sadece un ve su değil; birliğin, beraberliğin ve o hiç eskimeyen komşuluk ruhunun harcı karılıyor demektir.

​O ak eller, maharetle bezeler yapmaya koyulur önce. Bizim oralarda her birine sevgiyle “gılik” derler. Küçük, pürüzsüz hamur topçukları tepsi tepsi dizilir önümüze; kimi zaman iki yüz, kimi zaman üç yüz tane… Dile kolay, bir ömrün emeğidir o bezeler. Sonra o oklavalar gövdemin üzerinde tıkır tıkır, makamlı bir musiki gibi işlemeye başlar. Bir türkü fısıldarız o an odaya; ahşabın tıkırtısı, beyaz unun havada nazlı bir tül gibi savruluşu ve kadınların şen şakrak kahkahaları birbirine karışır. Kimi teyzeler vardır mahallede, gözleri terazi, sözleri mizan gibidir. Yeni yetme kızların heyecanla açtığı hamuru inceler, hafifçe kaşlarını çatıp beğenmediklerini belli ederler. İşte o an tatlı bir telaş kaplar odayı; hamuru pek ince açamayanlar ya da hızı yetmeyenler, maharetli teyzelerin tatlı fırçalarıyla elenip fırıncı olurlar.

​“Öyle fırıncı deyip geçmeyin hanimallah! Koca koca meşe odunlarının harlı ateşiyle kor gibi yanan o taş fırının başında, üç yüz hamuru, her biri birer dakikadan, tam kıvamında ve yakmadan pişirmek her yiğidin harcı mıdır? Ateşin sıcağı dalga dalga yüze vurur, dumanı gözleri yaşartır da insanı canından bezdirir. İşte bu yüzden nöbetleşedir fırıncılık; biri yorulup nefes nefese kaldığında diğeri geçer fırın başına. Ama o hararetin ortasında bile fırıncının sitemkâr ve neşeli sesi çınlar odada: ‘Oradan birini gönderin buraya, nöbeti devralsın! İflahım söküldü, bana da harlı bir bardak çay verin!’ O fırın ateşi, sadece ekmeği değil, komşuluğun o sönmez sevgisini de pişirir aslında.”

​Biz içeride unla, oklavayla muhabbet ederken, dışarıdaki sokak buram buram meşe odunu ve yeni pişmiş sıcak yufka kokusuyla sarhoş olur. Çok geçmeden, evlerinde uykudan yeni uyanmış, yataklarında analarını bulamamış küçük çocukların mahmur yüzleri belirir kapı eşiğinde. Gözleri henüz tam açılmamıştır belki ama burunları o mis kokulu izi sokaklar arasından çoktan sürmüştür. Ev sahibi teyzenin anne şefkatiyle çarpan yüreği hemen devreye girer. Fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde tüten o sıcacık yufkayı –ki biz ona yufka demeyiz, sadece ‘hamur’ deriz– hızla kapar. İçine o anda mutfakta ne bulunduysa; halis yayık tereyağı, sızma zeytinyağı ya da güneşte kurutulmuş el emeği salçadan bolca sürer. Sıkıca dürüm yapıp, dumanı tüte tüte verir çocuğun eline. O çocuğun gözlerindeki o saf mutluluğu, o katıksız güveni dünyanın hiçbir zenginliği satın alamaz. O çocuk, ekmeğin sıcaklığıyla ve mahallenin koruyucu kanatları altında büyüdüğünü hisseder.

​O sırada içeride ise adeta bir şenlik havası vardır; demliğin biri gelir, diğeri gider. Bardaklar dolup boşalır, çay kaşıklarının sesi kadınların sesine karışır. Ortam aynı köy kahvesi gibidir; geçmiş günlerin anıları, gidenlerin yâdı, geleceğe dair umutlar fırından çıkan sıcak yufkalar gibi birer birer serilir soframıza. Zaman akar, un tükenir, hamur biter ama o odadaki muhabbetin tadı bir türlü tükenmez. Akşama doğru, gökyüzü kızıla boyandığında her kadın yastacını ve oklavasını sevgiyle toplar. Sırtlarındaki o tatlı yorgunluğa inat, yüzlerinde yarına yetecek kocaman bir tebessümle evlerinin yolunu tutarlar. Çünkü bilirler ki yarın sıra bir başka komşudadır ve bu bereket tekerleği döndükçe, hiç kimse yalnız kalmayacaktır.

​İşte ben, üzerine ak unlar elenen, asırlardır oklava darbelerine göğüs geren o emektar yassı ağacım. Bana baktığınızda sadece kuru bir tahta görmeyin; ben birliğin, beraberliğin, dumanı tüten sarsılmaz muhabbetlerin ve tadı damağınızda bir ömür boyu kalacak o asil insanlığın canlı, eskimeyen şahidiyim.