
“… Bir kayığın içinde on kürekçi, hepsi müthiş güç harcayarak kürek çekiyor; ama iki kişi ileri, üçü geri, diğerleri sağa ve sola. Kayık hareket etmez. Önemli olan kayığın gideceği noktanın önceden beraberce belirlenmesidir. Herkes o rotayı biliyorsa o zaman gidilecek yere rahat ulaşılır…” (A. Şerif İzgören, İş Yaşamında 100 Kanguru / Sistem Liderliği, s. 98, ELMA).
Eğitim-Öğretim sistemimiz biraz bu örneğe benziyor… Her yeni gelen iktidar ve bakan farklı yöne kürek çektiği için Eğitim sistemi istikrar bulamıyor ve yerinde sayıyor. Maalesef olanda bizim günahsız çocuklarımıza ve gençlerimize oluyor.
“Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hisseden ve hissettiren çocuklar.” Doğan Cüceloğlu bu sözleriyle eğitimimizin felsefesini özetlemiş adeta. Nitekim başlangıçta eğitim sistemimizin hedefi şöyleydi:
“Türk çocuğunu ahlakı temiz, ruhça ve bedence sağlam, milletine, vatanına, cumhuriyetine, inkılaba sadık yetiştirmek, maarifimizin başlıca hedefidir.” (Yusuf Ekinci, Hükümet ve Siyasi Parti Programlarında Milli Eğitim 1920-1994, s. 8- ’den Zeynep Özcan, İnönü Dönemi Dini Hayat, s. 60, DEM).
Maalesef Milli Eğitim sisteminde hiçbir dönem bu hedefe ulaşılamadı…
“Arthur Koestler’in ‘Komünist Müritler’ deyimi, birbirine zıt sanılan uçlardaki militanların aslında aynı hastalıklı psikolojiye kapıldıklarını göstermek bakımından önemlidir.
Hitler uğruna coşkuyla, şevkle canını feda eden genç Nazi ile ölürken coşkuyla ‘Yaşasın Stalin’ diye haykıran genç Bolşevik, aynı kara büyünün müritleriydi. Tekbir getirerek adam öldüren IŞİD katilleri de böyle…” (Taha Akyol, Çalınmış Gençler, Hürriyet, 3 Nisan 2015).
Evet, bunlar maalesef çalınmış gençlerdi. Bugün ne Hitler ne Stalin ne de IŞİD kaldı. Bağnaz ideolojik kalıplar içerisinde beyinleri kiraya verilmiş tetikçi gençler yetiştirmeye kalkarsanız sonuç bundan farklı olmayacaktır.
Şu hâlde bugün nasıl bir gençlik ve nasıl bir nesil yetiştirilmelidir?
Mesela yetiştireceğimiz nesil öncelikle dindar mı olmalı, ateist mi? Sağcı mı olmalı solcu mu? Alevi mi olmalı Sünni mi? Milliyetçi mi olmalı Ulusalcı mı? İlerici mi olmalı gerici mi? Doğucu mu olmalı Batıcı mı? Bu nesil Asım’ın nesli mi olmalı Nazım’ın nesli mi? Yüzünü Mekke’ye mi dönmeli Roma’ya mı?
Gelişmiş ülkeler uzayı parsellerken, okyanusların derinliğini incelerken, göklerin boşluklarını araştırırken, insan genleri üzerine derin analizler yaparken biz maalesef bu ideolojik kalıplarla boğuşup duruyoruz. Derin ve anlamlı konuşmalara değil içi boş gürültülere itibar ediyoruz. “Artık söz yalama oldu” gerçeğini unutuyor, kendi silahımızla kendi ayağımıza kurşun sıkmayı seviyoruz. Bizde böyle bir damar var.
Okula kalemle, defterle kitapla değil de silahla, satırla gelen talebeler, okul müdürünü makamında, birbirlerini okul bahçesinde katleden öğrenciler, eli öpülesi öğretmenleri darp eden veliler… Ne oluyor bize böyle? Burası Teksas mı, geri kalmış Afrika ülkesi mi? Böyle bir eğitim modeli olabilir mi?
Yapılan bir araştırmaya göre, “En çok yüksek tahsil görmüş kimseler yaşlı ana ve babalarını huzur evlerine bırakıyorlarmış. Şu hâlde doktor, hâkim, mühendis, öğretmen yetiştirmek önemli değildir. Önemli olan adam yetiştirmektir, adam…
İdeolojik kalıplarla formatlanmış beyinler şunu sorgulayamıyor: “Adamın kafası basmıyorsa, kafa şarj etmiyorsa, adam tembelse, asalak yaşıyorsa, herhangi bir başarısı yoksa ve ‘tamam efendim’ kültürüyle beslenmişse…” Bu adam, dindar olsa ne olur, dinsiz olsa ne olur?!
Mesele kafa meselesidir, aklı kullanma meselesidir, bilgi meselesidir, başarı meselesidir. Topluma ve millete faydalı olma meselesidir. Nesil bu ruhla yetiştirilmelidir.
Büyük medeniyet kuran büyük beyinler dünyayı Doğu-Batı diye ayırmazlar. İnsanları dindar dinsiz, sağcı solcu diye bölmezler. Nerede bir güzellik ve doğruluk, nerede bir toplum menfaati varsa onu bünyelerine dâhil etmeye çalışırlar. En büyük günah inançları ve insanları bölmektir.
Kur’an-ı Kerim İyiliklerde yarışmayı emrederken Hz. Peygamber (sav.) de şöyle buyurmuştur: “Hikmet Müminin yitiğidir, nerede bulursa onu almalıdır.”
Aklı başında dindar bir insan, bölücülük peşinde değil, bilgi, hikmet, birlik ve beraberlik peşinde olandır. Çünkü bu millet bölücülükten çok çekmiştir.
Peygamberimiz (sav.), Bedir Savaşı’nda tutsak aldığı düşmanlarına şu teklifte bulunmuştur: “On Müslüman çocuğun okur-yazar olmasını sağlayan her esir serbest bırakılacaktır…” Düşmanının ilminden, sanatından, marifetinden yararlanmak isteyen bir anlayış insanlığı cehalet içerisinde bırakabilir mi?
Dünyanın en kaliteli arabalarından birini Alman Mercedes Otomobil Fabrikasının imal ettiği söylenir. Fabrikanın girişinde, “Daha iyisini ancak Tanrı yapar” tabelasının bulunduğu belirtilir. Bir yazar fabrikanın yetkilisine sormuş: “Bu kaliteyi nasıl yakaladınız?” demiş. Cevap çok ilginç: “Bilgi, çalışkanlık, doğruluk, liyakat ve mesaiye dikkat.”
Peki, bunlar İslâm’ın da, Müslümanların da ilke ve prensipleri değil mi? Bu prensipleri neslimize kim kazandıracak? Eğitim sistemimizi bu ölçülere göre programlamak gerekmiyor mu?
Bizim toplum olarak üç önemli hastalığımız var: Bunlar, cehalet, fakirlik ve ihtilaftır. Bunları; eğitim, çalışmak-üretmek ve birlik-beraberlik ruhuyla tedavi etmek gerekir. Devir laf üretme zamanı değil, iş üretme zamanıdır. Cehaletin, fakirliğin ve kavganın olduğu yerde gelişme kalkınma olmaz…
Türkiye Büyük Millet Meclisine bir bakın Allah aşkına! Koca koca milletvekilleri anlaşamıyorlar ve tekme tokat kavga ediyorlar. Böyle bir Meclis Türk milletine yakışıyor mu? Bu Meclis’in, “Ey Gençler! Kavga etmeyin, birlik olun” demesine kim itibar eder?
Yoksa bu Meclis Yüce Türk Milleti’ni temsil edemiyor mu?
Binlerce kız çocuğu eğitim sayesinde “kocaya satılmak”tan, “kuma olmak”tan, “töre mağduru” olmaktan kurtulmuştur. Hayallerinin peşine düşecekleri, kendi ayaklarının üzerinde yürüyecekleri bir geleceğe yönelmişlerdir. Bu başlı başına bir hizmettir ve eğitimin gücüdür.
“Hiçbir eğitim almamış genç kızlarımız, kınalı elleriyle ne güzel kilimler, halılar dokumuşlar. Hepimize heyecan veren Türküler yine halkımızın bağrından fışkırmış. Yemen çöllerindeki mücadelemiz, Tuna boylarındaki direnişimiz halkımız tarafından çok güzel dile getirilmiş. Avuç dolusu para döktüğümüz Konservatuarlarımızdan bu Türkülerimizle mukayese edilecek bir eser neden elde edilemiyor?”
Bu kızlarımızı ilmî ve meslekî olarak da eğitebilirsek daha güzel eserler vermezler mi?
Bizim neden Nobel kazanan ilim adamlarımız, dünya Üniversiteleriyle yarışan okullarımız, dünyayı hayran bırakan buluşlarımız olmuyor, olamıyor? Neden ideolojik saplantılar içerisinde bocalayıp duruyoruz? Neden başarılı olan bir Türk insanını hemen linç ediyoruz?
Neden tüm Müslüman ülkeler kan ve gözyaşı içinde? Neden Batı istilası karşısında Müslümanlar aciz? Neden üç yüz milyonluk Arap âlemi ve milyarlık İslâm dünyası bir avuç İsrail karşısında çaresiz? Neden bir tek Müslüman ülke kalkınmış değil? Neden Orta-Doğu yeryüzünün en zengin doğal kaynaklarına sahip olduğu halde, yeryüzünün en geri kalmış bölgesi?
Dindar ya da dinsiz nesil yetiştiremediğimiz için mi? Almanlar, Japonlar dindar nesil yetiştirdikleri için mi dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer aldılar?
“… Artık, eğitimin temel amacı ideolojik kalıplara indirgenmiş, ‘Sadık Vatandaş’ değil, ‘Sağlam İnsan’ yetiştirmek olmalıdır. Eğitim ideolojik değil Pedagojik tasarlanmalıdır. Devlet tekelli ve merkezi eğitim yerine, mahalli imkânlara, bölgesel farklılıklara ve zihinsel alternatiflere imkân tanınmalıdır ve bunlarla koordinasyon denenmelidir…”
Gençlerimizi nasıl eğitmeli, nasıl yetiştirmeliyiz?
İslâm ilk defa söze, “Oku!” diye başlamış. Şu hâlde okumak son derece önemli, ancak neyi, nasıl okumalıyız? Sorun işte burada başlıyor… Şimdi soruyorum, bu memlekette okumak mı daha önemli tespih çekmek mi veya tetik çekmek mi? … Bugün okuyanlar mı daha çok rağbet görüyor, yoksa tespih veya tetik çekenler mi? Okumanın, araştırmanın ve üretmenin değil tespih ve tetik çekmenin prim yaptığı bir dönemde yaşıyoruz.
Türkiye de 4 milyonu ruhsatlı, 36 milyonu ruhsatsız olmak üzere 40 milyon ateşli silah olduğundan bahsediliyor. Şayet bu doğruysa her iki kişiden biri ateşli silaha sahip. Ne oluyoruz? Neden silahlanıyoruz, savaşa mı gidiyoruz?
Bir fikir vermek bakımından ifade ediyorum: Bir yılda bir Japon 25 kitap; bir İsveçli 10 kitap ve bir Fransız 7 kitap okuyor. 6 Türk’e ise ancak bir kitap düşüyor…
Bir başka mukayese de şöyle: Türkiye de 400 bin kahvehaneye ve 25 bin meyhaneye karşılık sadece 1.500 civarında kütüphane bulunduğu söyleniyor. Eğer bu rakamlar doğruysa ve bir ülkede meyhane sayısı kütüphane sayısını 16’ya katlıyorsa orada çalışan kafalar mı önde olur uyuşan kafalar mı?
Kimseyi suçlamayalım, bu tablo bizim eserimiz.
Dindarlık adına büyüklerin yanında küçüklerin konuşturulmadığı, sen küçüksün, anlamazsın, büyüğün anlar diye çocukların susturulduğu bir sistemde, sorgulayan dindar bir nesil mi yetişir yoksa buyruk alan köleleşmiş bir nesil mi? Artık makul bir şekilde eleştiren ve eleştiriye açık olan bir nesil yetiştirmeliyiz.
“İyi bir kalça sahibi olmak mı daha önemli bu toplumda, yoksa iyi bir kafa sahibi olmak mı? Kafası çalışanların kafasının koparıldığı, kalçasını çalıştıranların baş tacı edildiği bir toplumda siz nasıl kafasını çalıştıran bir nesil yetiştirebilirsiniz?”
Bu ülkede birçok okumuş adam var, aydın var. Ancak fikir adamı yok, düşünce adamı çıkmıyor. Fikir veren, derinliği olan kitaplar yayınlanmıyor.
“Üniversiteler uykuda. Rektörler, profesörler, doçentler ya gazete sayfalarında ahkâm kesiyor ya da televizyon ekranlarında gerdan kırıyor. Bu mudur ilim dünyası? …” (Gürbüz Azak, Yesevi Dergisi, Ekim-2006).
Sonuç olarak; kuru softa ve ham yobaz olmadan dinimize bağlı ve saygılı bir Müslüman olamaz mıyız?… Kafatasçı ve şovenist olmadan milliyetçi; mutaassıp olmadan milli ve manevi değerlere bağlı ve onları koruyan bir nesil yetiştiremez miyiz?… Komünist olmadan Sosyal Adaletçi, İsyankâr olmadan kanunlara saygılı olamaz mıyız?… Dalkavuk olmadan kişilikli, teslimiyetçi veya diktatör olmadan ölçülü ve dengeli vatandaşlar yetiştiremez miyiz?… Kula kul olmadan sağlıklı davranışlar sergileyen ve özgüven sahibi, uzlaşma kültürüne sahip nesiller yetiştiremez miyiz? (Bk. Avni Akyol, Laiklik ve Din Öğretimi, s. 41, MEBY).
Müslüman Türk kültürünün iki önemli değeri vardır: Hz. Muhammed Mustafa ve Mustafa Kemal Paşa… Gezin Anadolu’yu hemen her yerde Hz. Peygamber’in “Veda Hutbesi” ve Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” si yan yana asılıdır. Şu hâlde Anadolu’nun sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı kültüründe, Muhammed Mustafa’yı da Mustafa Kemal’i de dışlayan her eğitim sisteminin başarılı olması da mümkün değildir.
Eğitim Sistemi’mizi acilen ele alıp bu ölçüler paralelinde yeniden inşa etmek gerekiyor… Çok geç kalmadan İktidarıyla, muhalefetiyle bir araya gelmek ve Eğitimi ayağa kaldırmak zorundayız. Çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız ve başka bir Türkiye ve Türk Milleti de yok…