Bir Mezuniyet Yolculuğu II

Yayınlama: 08.08.2026
Düzenleme: 08.08.2026 22:12
A+
A-

Bir Mezuniyet Yolculuğu II: Sultanahmet’in Büyüsü ve Bir Ayakkabı Macerası

​Kıymetli dostlar, sevgili okurlarım… Geçen hafta bıraktığımız yerden, o mahşeri kalabalığın kalbi olan Esenler Otogarı’nın gölgeli bir taş duvarından devam edelim yolculuğumuza. Hakan’ımızla kucaklaşıp hasret giderdikten, otogar camisinde öğle namazlarımızı eda edip şükür dualarımızı sunduktan sonra koca şehrin kollarına bıraktık kendimizi.

​Otobüs koltuğunda iyice tembelleşen bacaklarımızı açmak için önce otogardan çıkıp biraz yürüdük. İstanbul’un o hiç durmayan temposuna ayak uydurmak ne mümkün! Önce metroya, ardından tramvaya binip nihayet kalacağımız otele ulaştık. Kaydımızı yaptırıp odamıza geçtik, çantaları fırlatır gibi yerleştirdik. Şöyle elimizi yüzümüzü buz gibi bir suyla yıkayıp, yolun o tatlı yorgunluğunu azıcık üzerimizden attıktan sonra canımla, hayatımla birbirimize baktık. Ne de olsa vakit dar, İstanbul bizi bekler! “Ver elini Sultanahmet!” dedik, aracımız yine o rayların üzerinde tıkır tıkır işleyen tramvay…

​Ah dostlar, İstanbul’da ulaşım teknolojisi ne ara bu kadar değişti? Bizim zamanımızın o bilet telaşı, kuyrukları, koşuşturmaları mazi olmuş. Şimdi ne jeton arıyorsunuz ne de bilet. Bankoya yaklaşıp cebinizden kredi kartını çıkarıyorsunuz, şöyle bir okutuyorsunuz; kibar bir “dııııtttt” sesi ve ekranda beliren “60 TL” yazısıyla bilet işi saniyeler içinde tamam! Üstelik şansımıza tramvay pek de kalabalık değildi; hayatımla yan yana oturacak yer bile bulduk. Hani “Acaba kaçırırsak arkasından bakar mıyız?” telaşı da yok; biri gider gitmez, iki dakika geçmeden yenisi rayların üzerinde süzülerek geliyor zaten.

​Yol boyunca oğlumuzla hasret gidermeye tramvayın o tatlı sallantısında da devam ettik. Hal hatır, sağlık sıhhat derken; penceremizden Kapalıçarşı’nın tarihi kapısı, Beyazıt’ın vakur duruşu, Çemberlitaş’ın asırlık gölgesi gelip geçti. Veee nihayet… Sultanahmet Meydanı!

​Kelimelerin kifayetsiz kaldığı muhteşem bir manzara… Kalabalık derseniz derya deniz, ama ne yalan söyleyeyim dostlar, meydanda Türkçe konuşan adeta bir azınlıktaydık. Esnaf bile gelen geçene yabancı dillerde sesleniyor, her milletten, her renkten insan adeta bir insan seli oluşturuyordu. Hani o meydandaki asırlık dikilitaşlar, tarihi yapılar olmasa insan kendini yabancı bir memlekette sanacak, o derece… Meydanın ortasındaki o fıskiyeli havuz ise buraya bambaşka bir nefes, ayrı bir estetik katmış. Biz de her turist gibi durur muyuz? Telefonlar çıktı, o görkemli manzaranın önünde bol bol fotoğraflar çekildik, yan yana durup neşeli özçekimler yaptık. Tam o sırada rüzgarın azizliğiyle fıskiyeden savrulan o minicik su damlacıkları, İstanbul sıcağından kavrulan tenime serin serin değmez mi? O kadar iyi geldi, öyle ferahlatıcı bir histi ki anlatamam… Ben orada öylece durmuş, doğanın bu küçük hediyesinin tadını çıkarırken oğlum Hakan kolumdan tutup çekmese, herhalde sırılsıklam olana kadar o serinlikte kalacaktım.

​Sırada, her köşesinden asalet akan Sultanahmet Camii vardı. İkindi namazını kılmak bu ulu mabette nasip oldu şükürler olsun. Tarihin o derin, fısıltılı dehlizlerinde abdest alıp huzura durmak… Bir faniye nasip olacak ne hoş, ne dingin bir andır o. Namazın ardından, bir edebiyat öğretmeni olarak mesleki deformasyon mu dersiniz bilmem ama gözlerimi o muazzam sanattan alamadım. Telefonumun belleğine ve asıl kendi hafızama o eşsiz çinileri, hat yazılarını, o zarif minberi ve heybetli mihrabı tek tek, en ince ayrıntısına kadar nakşettim.

​Bilirsiniz dostlar, bu abidevi eser Osmanlı Padişahı I. Ahmed tarafından yaptırılmıştır. Yapımına 1609 yılında başlanmış, Sedefkâr Mehmed Ağa’nın o dahi ellerinde şekillenerek 1617 yılında tamamlanmıştır. Batılıların o duvarları süsleyen 20 binden fazla göz alıcı İznik çinisinden ötürü “Mavi Cami (Blue Mosque)” dedikleri bu mabet, kubbesindeki o devasa estetik ve içeriye süzülen yüzlerce pencerenin ışığıyla insana kelimenin tam anlamıyla “huzur” aşılıyor. Hemen karşısındaki Ayasofya ile fısıldaşan bu cami, yaklaşık 1700 yıllık bir tarihe tanıklık eden bu meydanın en zarif mücevheridir. Eğer yolunuz düşerse, ne yapın edin, ilk fırsatta gidin ve bu ihtişamı kendi gözlerinizle görün derim.

​Ancak dedik ya, İstanbul sürprizleri sever… Caminin o manevi huzuruyla dışarı adımımızı attık ki, o da ne! Benim sultanımın ayakkabısının topuğu “çıt” diye kırılmasın mı? Eyvah ki ne eyvah! Canım bir adım atıyor, topuk boşluğa düşüyor. Bir tarafta ben, bir tarafta Hakan; başladık Sultanahmet’in o taş sokaklarında fır fır dönmeye. Köşebaşlarına bakıyoruz, dükkanları süzüyoruz; yok! Koskoca İstanbul’un göbeğinde bir tek ayakkabıcı, bir terlikçi bulamadık. Sultanımın o “Tedbir olsun, ne olur ne olmaz” diye iki gün boyunca bavula yerleştirdiği yedek ayakkabılar ise otel odasında, yatağın başucunda bizi bekliyor! Çaresiz, canım o kırık topukla, adeta bir cambaz titizliğiyle yürüyerek tramvaya kadar ulaştı da, geldik otele geri döndük.

​Hani ilk bölümde “Hanımın sözünü iyi ki dinlemişiz, başımıza gelmeyen kalmadı” demiştim ya dostlar; işte o tedbirliliğin ne kadar hayat kurtardığını bu kırık topuk kazasında bizzat yaşayarak anladım. Neyse ki günün sonunda otelimize sağ salim varıp yedek ayakkabılarımıza kavuştuk da, ertesi günkü büyük tören için derin bir nefes alabildik.

​Şimdilik bu kadar sevgili okurlarım. Yolculuğumuzun en heyecanlı yerine, Hakan’ımızın kepleri havaya fırlattığı o gurur dolu mezuniyet günü maceralarına bir sonraki yazımızda değineceğiz.

​Gününüz huzurlu, adımlarınız her daim sağlam olsun…