Bir Mezuniyet Yolculuğu IV

Yayınlama: 23.08.2026
A+
A-

Aziz dostlar, gönül yoldaşlarım… Sultanahmet’in o asırlık taş sokaklarında yaşadığımız o meşhur kırık topuk macerasını geride bırakıp, dııııtttt sesli tramvayımıza binerek otelimize kapağı zor atmıştık, hatırlarsınız. Yatakların arasında adeta bir cambaz gibi yürüdüğümüz o minik süitimizde sultanımın sarıp sarmaladığı yaprak sarmalarıyla karnımızı doyurup güzel bir uyku çektikten sonra, büyük günün şafağı söküverdi…

​Büyük gün dediysem, mezuniyet törenimiz öğleden sonra saat 15.00 gibi başlayacaktı. Koskoca bir sabah önümüzde dururken vakti boş geçirmek bir muallime yakışmazdı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, eşim, canım oğlum ve ben, yani üç yaren yeniden düştük yollara. İstikametimiz Ayasofya Camii idi. Daha önceki gün Sultanahmet Camii’nin avlusundan bakarken görmüştüm; Ayasofya’nın çatısında hummalı bir iskele kuruluyordu. Belli ki koca mabet büyük bir restorasyon sürecinden geçiyordu. Meydana vardığımızda bizi muazzam bir düzen karşıladı. Görevliler misafirlere yardımcı olabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Üst araması ve kimlik kontrolünün ardından caminin tarihi avlusuna girdik. Yabancı misafirlerden giriş ücreti alınıyordu fakat bize, bu toprağın evlatlarına geçiş serbestti.

​O kapılardan süzülürken zihnim beni tarihin derinliklerine götürdü. Ayasofya, tarih boyunca tam üç kez inşa edilmişti ve bugün gördüğümüz sonuncusuydu. Takvimler 1204 yılını gösterdiğinde gerçekleşen 4. Haçlı Seferi, hem bu kadim şehir hem de Ayasofya için tam bir yıkım olmuştur. Şehir dindaşları tarafından yağmalanmış, iddialara göre Ayasofya’nın o som altından yapılma kubbesi bile sökülüp götürülmüştür. Rum halkı, kendi inancından olan insanlardan gördüğü o acımasız zulmü tarihin hiçbir döneminde görmemiştir.

​İşte bu hislerle “Cümle Kapısı”ndan içeriye adımımızı attık. İçeri girer girmez insanın üzerine tarif edilmez bir ağırlık çöküyor dostlar. Bir gün önce gezdiğimiz Sultanahmet Camii’nin o ferahlığı, aydınlığı yoktu burada. İçerisi hafif karanlık, insanı ürperten mistik bir havaya sahipti. Bu durum muhtemelen iç mekan kaplamasında kullanılan siyaha yakın mermerlerden ve pencerelerin daha az olmasından kaynaklanıyordu. Mabedin içerisindeki o büyük restorasyonun izleri her yerdeydi. Yıllar önce geldiğimde burası ibadete kapalı bir müzeydi, bugün ise çok şükür cami olarak cemaatine kavuşmuş, elhamdülillah… Ana kubbedeki tadilattan ötürü o meşhur orta şamdan yerinden indirilmiş, bir köşede özenle muhafaza ediliyordu.

​Vaktimiz kısıtlı olduğu için bu geziyi iki saatle sınırlandırıp otelimize döndük. Sıra yemeğe ve kıyafet değişimine gelmişti. Sultanımın aylar öncesinden hazırladığı, bavulda özenle saklanan o tören kıyafetlerimizi giydik. Şöyle bir aynaya bakıp hazırlığımızı tamamladıktan sonra düştük yollara. İstikametimiz; mezuniyet töreninin yapılacağı Zeytinburnu’nda eski Abdi İpekçi Spor Salonu arazisine kurulan Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi…

​Alıştığımız, bildiğimiz toplu taşıma araçlarıyla salona çabucak ulaştık ulaşmasına ama… Baştan söyleyeyim, organizasyon kelimenin tam anlamıyla sıfırın altındaydı! Düşünün bir kere; on bin seyirci kapasitesi olan, hınca hınç dolu devasa bir salon. Bir de binlerle ifade edilen o heyecanlı mezun gençler… Böyle bir kalabalığı içeri almak için koskoca tesiste sadece iki kapı açılmış! Ana kapıyı geçmeyi başaranlar, tribün yollarını tutmuş özel güvenlik ve görevlilerce dönüp dolaştırılıp yine o iki kapıya yönlendiriliyor. Yetmezmiş gibi, çalışan o iki kapının açıldığı yer de tam olarak aynı daracık koridor… Yahu binlerce kişi aynı yola, aynı dar koridora sokulur mu? Hiç mi yapmadınız bu işi, hiç mi organizasyon görmediniz?

​Tabii hal böyle olunca Göksel Hoca biraz bağırmış… Yok yok, bağırmış demeyelim de bir muallim hassasiyetiyle “biraz yüksek sesle söylenmiş” diyelim biz ona! Vallahi sonuna kadar da haklı bir söylenmeydi. Neyse ki o itiş kakışın içinden sıyrılıp zor zahmet üçüncü katta kendimize bir yer bulup oturabildik. Akademisyenlerinden eğitim kalitesine kadar her şeyinden son derece memnun kaldığımız Topkapı Üniversitesi, ne yazık ki bu organizasyon işinde sınıfta kalmıştı.

​Çektiğimiz tüm bu çaba ve meşakkat sonrası yerimizi aldıktan sonra asıl zorlu görev başladı: Salon zemininde bulunan o binlerce mezun arasından oğlumuz Hakan’ı bulmak! Dostlar, yukarıdan bakınca aşağısı adeta bir karınca yuvası… Bütün çocuklar siyah karıncalar gibi. Bırakın bizim gibi emektar gözleri, hani “cam gibi gözleri olan” biri bile gelse o mesafeden kendi evladını seçemez, o derece bir kalabalık!

​Bir yandan gözümüzle zemini tarıyor, bir yandan da telefonla Hakan’a ulaşmaya çalışıyoruz. Derken Hakan aradı bizi; “Baba neredesiniz?” diyor ama salondaki o devasa uğultudan sesi zor duyuluyor. Biraz yukarıdan yeri tarif ederek, biraz da telefonlarımızın flaşlarını yakıp söndürme marifetiyle nihayet o deryanın içinde birbirimizi bulduk, göz göze geldik.

​Derken tören başladı… Rutin protokol konuşmalarının ve kutlamaların ardından mezunlar okul ve bölümlerine göre tek tek sahneye çağrıldılar. Dev ekranda evladımızın sahneye çıktığı o anı gördüğümüzde, alt taraftan kayan yazılarda Hakan’ımızın adını okuduğumuzda içimizde kopan fırtınayı tarif etmem imkansız. Dört gözle, gururdan nemlenmiş gözlerle izledik o geçişi. Bu tatlı heyecan yaklaşık bir, bir buçuk saat kadar sürdü…

​Ve nihayet o büyük an geldi: “Üç… İki… Bir… Sıfırrrrrr!..”

​İşte o an kepler havada, aşağıda mezunlar kucak kucağa sevinç içinde, tribünlerde biz aileler gurur gözyaşlarıyla alkışlardayız… Aslında bizim kızanımız Hakan bu tabloya zaten alışık; zira bu diploma, onun başarıyla tamamladığı ikinci üniversitesi! Bir babanın aynı yıl içerisinde iki evladının da üniversite mezuniyetine tanıklık etmesi, onun ikinci kez o cüppeyi giyişini görmesi tarif edilemez bir saadet… Hakan’ımız bir kez daha yüzümüzü ak etti, göğsümüzü kabarttı.

​Tören çıkışı salonun önündeki o kalabalıkta zor zahmet buluştuk oğlumuzla. Sarıldık, o anı ölümsüzleştiren fotoğraflar çekildik. Hakan bizi okul arkadaşlarıyla ve memleketin dört bir yanından gelmiş kıymetli aileleriyle tanıştırdı. Böylece sadece bir mezuniyet kutlamadık; yeni dostlar, yeni dostluklar kazandık o gün.

​Yorgunduk ama kalbimiz öyle hafifti ki… Bir evladın daha başarısına şahitlik etmenin huzuruyla ayrıldık oradan.

​Sağlıcakla ve muhabbetle kalın…