Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Beni bir köşede, paslanmış gövdem ve isi kurumuş camımla öylece sessiz dururken görüyorsunuz ya… Bakmayın şimdi böyle mahzun kaldığıma. Bir zamanlar ben, koca bir evin güneşiydim. Hayat benim etrafımda başlar, benim fitilim sönünce uykuya dalardı.
Her şey o dükkanın tozlu rafından indirilip, o sıcacık eve ilk adım attığım gün başladı. İçime o keskin kokulu gaz yağını doldurdular; fitilimi usulca besledi, damarlarıma kadar işledi o koku. Tepeme o incecik, narin cam şişemi geçirdiler. Bir kibrit çaktı ev sahibi… Fitilimin ucu ilk kez ateşle buluştuğunda, içimde yayılan o sıcaklık sadece odayı değil, o koca ailenin umutlarını da aydınlattı.
İlk zamanlar odayı hemen kaplayan o kokuma alışmaya çalışırlardı. Fitilimi biraz fazla açsalar, heyecanlanıp camımı isle kaplardım. Ama ev halkı bana o kadar kibar davranırdı ki… Anneler, ablalar gazete kağıtlarını alır, o narin camımı kırılmasından korkarak incitmeden siler, beni yeniden parlatırlardı.
Benim ömrüm, o odanın tam ortasındaki tahta masanın üstünde, koca bir aile tarihini seyrederek geçti. Hava kararınca odanın tüm köşeleri karanlığa teslim olur, sadece benim etrafımda sihirli, sıcacık bir çember kurulurdu. Ablalar, anneler o titrek ışığımın altına sokulur, iğne oyaları yapar, çeyiz işlerlerdi. Gözlerinin nuru, benim gövdemden yayılan o sarı sıcaklığa karışırdı. Duvarlara vuran koca gölgelerini izlerdim; sanki o küçük oda, koca bir masal dünyasına dönüşürdü.
Ama benim en çok titrediğim, ışığımı en çok sakındığım anlar bambaşkaydı. O odada küçük bir çocuk vardı. Evin göz bebeği… Akşam olunca o koca aile, sessiz bir sözleşmeyle benim en parlak, en cömert ışık saçtığım tam altımdaki yeri o çocuğa devrederdi. Herkes biraz gölgede kalmayı kabul eder, o çocuk karanlıkta kalmasın diye bana en yakın yere onu oturturlardı. Arkada fısıl fısıl dualar dönerdi: “Okusun, büyük adam olsun…” diye.
Ben o çocuk defterini açtığında daha bir gayretle yanardım. Fitilim çıtırdardı, ışığım titremesin diye rüzgardan kaçardım. Sayfaların üzerine düşen ışığım, o çocuğun geleceğe attığı adımlardı, hissederdim. Tebeşir kokulu, mektep hayalli o küçük çocuk, benim ışığımda sabahlara kadar ders çalışırdı. O okudu, o cılız ışığımdan koskoca bir gelecek çıkardı; büyüdü, öğretmen oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda “İyi ki yanmışım, iyi ki o çocuğun gecesine yoldaş olmuşum” diyorum.
Derken, yetmişli yılların başında eve bir haller oldu. Arada sırada düğün dernek olunca benden daha heybetli, hani o gömleği olan, pompalandıkça bembeyaz parlayan “Lüks” lambasını getirirlerdi. O yandığında biraz kıskanır, cılız ışığımla kenara çekilirdim. Ama asıl gidişim o “Lüks” yüzünden olmadı.
Bir gün eve “cereyan” dedikleri bir şey geldi. Duvarda küçük bir düğme, tavanda tek bir cam balon… Bir dokundular, odanın içi benim hiç bilmediğim, hiç görmediğim kadar beyaz, parlak ve pervasız bir ışıkla doldu. Gündüz gibi oldu her yer.
O an anladım, benim devrim kapanmıştı. Cereyan odayı o kadar çok aydınlattı ki, insanların benim etrafımda kurduğu o sihirli, o birbirine yakınlaştıran çember dağıldı. Herkes odanın bir başka köşesine, o parlaklığın rahatlığına çekildi.
Beni mi ne yaptılar? İçimdeki gaz yağını boşalttılar, fitilimi son bir kez aşağı çekip söndürdüler. Şimdi bir vitrinde ya da tavan arasında eski günleri yad ediyorum. Gövdem soğuk, camım tozlu… Ama ne zaman o eski çocuk, şimdinin emektar öğretmeni bana sevgiyle baksa, ruhumdaki o fitilin hala gizli gizli yandığını, o eski odayı ve o güzel insanları hala içten içe ısıttığımı hissediyorum.