Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bir Mezuniyet Yolculuğu III: Rizeli Bir Dostun Yuvası ve Ayasofya’nın Gölgeleri
Aziz dostlar, gönül yoldaşlarım… Sultanahmet’in o asırlık taş sokaklarında yaşadığımız o meşhur kırık topuk macerasını geride bırakıp, yine o dııııtttt sesli tramvayımıza binerek otelimize kapağı zor atmıştık, hatırlarsınız. İşte hikayemizin bu bölümü, yatakların arasında adeta bir cambaz gibi zorlukla yürüdüğümüz o minik, daracık ama sıcacık süit odamızda başlıyor.
Otele varır varmaz şöyle bir el yüz temizliği yaptık yapmasına ama yol yorgunluğu bir yandan, İstanbul’un nemi bir yandan, derken karnımız ziller çalmaya başladı. Tabii koca İstanbul’un lüks restoranları, meşhur lokantaları bir yana dursun; bizim gözümüz de gönlümüz de valizdeki o en kıymetli hazinedeydi. Sıra, sultanımın o iki gün boyunca sevgiyle sarıp sarmaladığı yaprak sarmalarına gelmişti… Şimdi uzaklardan bana bakıp “Afiyet bal şeker olsun Göksel Öğretmenim” deyişlerinizi duyar gibiyim. Eksik olmayın, vallahi afiyet oldu, hem de öyle bir afiyet oldu ki, o daracık oda bir anda dünyanın en lezzetli sofrasına ev sahipliği yaptı.
Kaldığımız otelden de bahsetmeden geçmek istemem dostlar. Seksenli yılların o kendine has dokusunu koruyan, buram buram eski İstanbul kokan mütevazı, hani şimdilerde “butik” dedikleri cinsten orta halli bir yerdi. Oteli Rizeli bir abimiz tek başına işletiyor. Mekan ona babasından miras kalmış. Sohbetimiz esnasında büyük bir vefayla andı geçmişlerini; “Onların bıraktığı bu miras sayesinde bugün karnımızı doyuruyoruz şükürler olsun” diyerek dua ediyordu. Ne yalan söyleyeyim, bu bağlılık içimi ısıttı. Hakikaten de öyleydi; onların geçmişinin bıraktığı o ekmek teknesi sayesinde, bugün benim Hakan’ım gibi evlatların da karnı doyuyor, yuva buluyordu. Oğlumun bir hocasının tavsiyesi ve yardımıyla bulmuştuk bu oteli, sağ olsun var olsun. Doğruyu söylemek gerekirse odaların biraz “daraşmalık” yani dar olmasının dışında şikayet edilecek hiçbir yanı yoktu. En önemlisi, gurbet elde kendimizi güvende hissettik ya, gerisi teferruattı.
Ve nihayet ertesi sabah, yani o büyük günün şafağı söküverdi… Büyük gün dediysem, mezuniyet törenimiz öğleden sonra saat 15.00 gibi başlayacaktı. Koskoca bir sabah önümüzde dururken, vakti boşa harcamak bir muallime yakışır mı? Asla! Güzelce kahvaltımızı yaptıktan sonra, eşim, canım oğlum ve ben, yani üç yaren yeniden düştük yollara. İstikametimiz, asırlardır iki büyük medeniyetin yükünü omuzlarında taşıyan Ayasofya Camii idi.
Daha önceki gün Sultanahmet Camii’nin avlusundan bakarken görmüştüm; Ayasofya’nın o azametli çatısında hummalı bir iskele kuruluyordu. Belli ki koca mabet, zamana meydan okuyabilmek için büyük bir restorasyon ve tadilat sürecinden geçiyordu. Meydana vardığımızda bizi muazzam bir düzen karşıladı. Her tarafta görevliler, misafirlere yardımcı olabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyor, candan bir çaba harcıyorlardı. Titiz bir üst araması ve kimlik kontrolünün ardından caminin o tarihi avlusuna ilk adımımızı attık. Avluda gişeler, bankolar kurulmuş; yabancı misafirlerden giriş ücreti alınıyordu fakat bize, bu toprağın evlatlarına geçiş serbestti.
O kapılardan süzülürken zihnim beni tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkardı dostlar. Bizim Truva efsanesi kadar olmasa da, Ayasofya’nın da kat kat, adeta küllerinden yeniden doğan bir tarihi vardır. Hafızam beni yanıltmıyorsa, bu mabet tarih boyunca tam üç kez inşa edilmişti ve bugün karşımızda duran, o sonuncusuydu. Hani tarih kitapları pek uzun uzadıya yazmaz, üstünkörü geçer ama takvimler 1204 yılını gösterdiğinde gerçekleşen 4. Haçlı Seferi, hem bu kadim şehir hem de Ayasofya için tam bir yıkım olmuştur. Şehir güya dindaşları tarafından yağmalanmış, iddialara göre Ayasofya’nın o som altından yapılma kubbesi bile sökülüp götürülmüştür. Dönemin Rum halkı, kendi inancından olan insanlardan gördüğü o acımasız zulmü, tarihin hiçbir döneminde görmemiştir. İşte o meşhur “İstanbul’da kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” sözünün arkasındaki o tarihi kırılma, tam da bu duvarların arasında yaşanmıştı.
İşte bu hislerle o muazzam “Cümle Kapısı”ndan içeriye adımımızı attık. İçeri girer girmez insanın üzerine tarif edilmez bir ağırlık çöküyor dostlar. Bir gün önce gezdiğimiz o Sultanahmet Camii’nin ferahlığı, aydınlığı yoktu burada. İçerisi hafif karanlık, insanı ürperten mistik bir havaya sahipti. Bir edebiyatçı gözüyle incelediğimde fark ettim ki, bu karanlığın sebebi muhtemelen iç mekan kaplamasında kullanılan o siyaha yakın, koyu renkli mermerlerdi. Bir de tabii, pencerelerin Sultanahmet’e kıyasla daha az ve daha küçük olması bu loşluğu besliyordu. Mabedin içerisindeki o büyük restorasyonun izleri her yerdeydi. Yıllar önce geldiğimde burası ibadete kapalı bir müzeydi, bugün ise çok şükür cami olarak cemaatine kavuşmuş, elhamdülillah… Ana kubbedeki o devasa tadilattan ötürü, o meşhur orta şamdan yerinden indirilmişti; caminin bir köşesinde özenle muhafaza edildiğine bizzat şahitlik ettim.
Zaman akıp gidiyordu ve bizim vaktimiz kısıtlıydı. O yüzden bu büyülü tarihi geziyi iki saatle sınırlandırmak zorunda kaldık. Ruhumuza o asırlık kokuyu sindirdikten sonra, geldiğimiz yollardan ve yine o tanıdık araçlarla otelimize doğru geri döndük.
Neden mi? Çünkü şimdi sırada en az tarih kadar mühim bir mesele vardı: Güzel bir öğle yemeği yemek ve ardından, sultanımın o aylar öncesinden planladığı, bavulda özenle saklanan “tören kıyafetlerimizi” giymek…
Yolculuğun başından beri “başımıza gelmeyen kalmadı” dediğim o asıl büyük kıyafet macerası ve Hakan’ımızın keplerini göğe fırlatacağı o gurur dolu anlar tam karşımızda duruyordu artık.