Farklı Fikirlere Hoşgörülü Olmak

Yayınlama: 15.02.2026
39
A+
A-

FARKLI FİKİRLERE HOŞGÖRÜLÜ OLMAK

1-Barika-i Hakikat:

Çok sesliliğe Osmanlı çatısı altında gönül vermiş ünlü şair ve yazar Namık Kemal’in, 1873 Nisanında Magosa’ya sürgün olarak giderken, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” sözünü söylediği iddia edilir. Bu önemli söz, “Fikirlerin açık ve net çarpışmasından hakikat güneşi doğacaktır” anlamına gelir. Bu anlayış, bir milletin kalkınma ve gelişmesinde çok önemli bir etkiye sahiptir.

Gönül insanı Mevlana’nın yüz yılar ötesinden, “Aklın varsa bir başka akılla dost ol da işlerini onunla danışarak yap” dediği nakledilir. Anlaşılıyor ki, Namık Kemal’de Mevlana’dan ilham almıştır.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın, kalkınmanın temeli olan üç önemli özgürlükten çok sık bahsettiği biliniyor. Bunlar, Düşünce Özgürlüğü, Din ve Vicdan Özgürlüğü ve Teşebbüs Özgürlüğü. Uzmanlar, Özal’ın reformlarının başarısında bu özgürlüklerin önemli payının olduğunu söylüyor.

Rivayete göre iki bilge karşılaşırlar ve tartışmaya başlarlar. Uzun uzun birbirlerinin fikirlerine saldırdıktan sonra ayrılırlar ve ertesi gün tekrar bir araya gelirler.

Biri diğerine der ki, “Dün gözüme uyku girmedi, senin söylediklerini düşündüm ve senin haklı olduğuna, kendi fikirlerimin yanlış olabileceğine kanaat getirdim. Bana kitaplarından verir misin? Onlardan okumak ve yararlanmak istiyorum.”

Diğer bilge tebessüm ederek şöyle cevap verir: “Sana kitaplarımdan veremem. Çünkü dünkü tartışmamızın ardından, fikirlerimin yanlış olduğunu düşündüm ve hepsini yaktım”.

Erdem sahibi bir zat: “Yazdıkları eserlerle bizi şüphelere ve tereddütlere düşüren âlimlerin anne ve babalarına teşekkür etmek lazımdır. Zira bizi ilim ve araştırma yoluna sevk etmişlerdir” diyor. (Taşköprizade, I, 56’dan Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, s. 157, DERGÂH).

Akıllı ve bilge her insanın tavrı böyle olmalıdır. Bu tavır muhteşem bir erdemdir. Ancak bugün bize öğretilen nedir? “İdeolojik kalıplara dönüşmüş bağnaz ve boş fikirlerimize sahiplenmek, ruhsuz ve hikmetsiz bir şekilde onları savunmak”.

Ne demek istediğimizi bir örnekle anlatalım: “Biz her şeye karşıydık. Kapitalizme, Amerikan emperyalizmine… Boğaz köprüsüne… Hatta renkli ve özel televizyonlara… Özel okullara… Hatta Coca Cola’ya…” diyen yazar, 1960 ve 1970’lerin Türk gençliğinin ideolojik saplantılarının bir kısmını şöyle eleştirmiştir:

“Kafalar boştu! Ne Karl Popper’lardan haberimiz vardı. Ne doğru dürüst Avrupa’da Sosyal Demokrasi’nin gelişimini biliyorduk. Ne de Sovyetler ’deki Stalinizm’den, Gulaglardan haberdardık…

Öyle olduğu için de birkaç kitap okuyunca gerçekten dünyayı değiştireceğimizi sandık. Felsefi ve fikri birikimlerden öylesi yoksun bir ortam vardı ki, ‘diktacı’ görüşler kısa zamanda sokağa egemen oldu. Ham kafalar totaliter fikirler tarafından kolayca sürüldü.

Sağ ve sol uçlar karanlıkta vuruştular! Demokrasi kültüründen nasibini almamış siyasi kadrolar ise onları vuruşturmaktan medet umdular. Cehaletin bedeli, fail-i meçhul cinayetlerle, hapisler ve işkencelerle, darbeler ve idamlarla ödendi.” (Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, s. 169-170, DOĞAN KİTAP).

Cehaletin, ideolojik saplantıların, dar kalıpların ve bağnaz düşüncenin kitleleri getirdiği nokta bu… Ne yazık ki bir zamanlar bu ülke, fikir bağlarının kan bağlarından daha üstün sayıldığı talihsiz bir dönem yaşamıştır. Bir lafa kızıp koca aileler dağıtılmış, nice dostluklara kıyılmıştır.

Fikir özgürlüğünden bahsedilen bir mecliste adamın biri, “Müsademe-i efkârdan barikat-i hakikat doğar” diyerek fikir tartışmalarının önemli olduğunu, böyle bir tartışmanın birçok hakikatin doğmasına sebep olacağını belirtmiştir. Orada olanlardan Refik Halit bu anlayışa itiraz ederek: “Yok, yok!” demiş, “biz de bu tartışmalardan ya kurşun çıkıyor ya da sürgün”.

Ancak olgun insan, fikir tartışması yaparken asla kavga etmez, şiddete başvurmaz! Tartışırken kalp kırmaz, zorda kalınca hakaret etmez, öfkeyle kapıyı çarpıp çıkıp gitmez. Her şeyi sabırla karşılar ve metanetle çözüme ulaştırır. Güçlü bir fikir karşısında sessiz kalır, saygılı olur, kendini yeniler.

Farklı fikirlerin tartışılması gelişmenin temelini oluşturur. Durgun beyinlerin olduğu yerde kalkınma, gelişme olmaz. Durgun sudan değil, hareketli sudan ancak enerji üretilir. Her soru, her itiraz, her farklı fikir ancak insanı güzel bir sonuca götürebilir.

“’Donsun kafalar, düşüncenin sınırları çizilsin, insan ufku daracık bir vadide ve dar bir yolda gezinip dursun, doğruyu sen bilemezsin, doğruyu üstatlarımız, liderlerimiz daha iyi bilir’ diyen mahkûm kafalar, kendileri mahkûm oldukları için herkesi mahkûm etmeyi yeğlerler. Kirli düşüncenin aklanması ve aklın kendi gücüne erişmesi için ‘bilenler’in birbirlerine uzanıp akıllarının üzerindeki paslı kilitleri açması gerekir. Büyük düşünen büyük ‘İman’a yol açmıştır. ‘Düşünemeyenler’ ise düşünmeden mayın tarlasında yol aldığının farkında değildir. Hem kendisi yok olacak ve hem de etrafına zarar verecektir.” (Doç. Dr. Osman Şekerci, İnanç ve İş, s. 21, RAĞBET).

“Hâlbuki ‘yanılmaz’ bir idareciye, siyasi öndere bağlanmak, başımız her sıkıştığında, aklımız her karıştığında birilerinin bizim yerimize hazır reçeteler yazdığını sanmak ne kadar kolay ve ferahlatıcı!

‘Düşünmek’ ise zordur, ‘doğrular’a doğru gerçekten zor bir yolculuktur. Yolda bizi en çok şaşırtıp, yanıltacak kılavuzlarımız, bizzat kendi psikolojimizin putlarıdır; ön yargılarımızdır, kendi kaygılarımız ve özlemlerimizdir.

Zira ‘düşman’ın yanıltmalarına karşı çok teçhizatlı olan kafamı ancak kendim ‘ifsat’ edebilirim!” (Taha Akyol, Bilim Ve Yanılgı, s. 112, DOĞAN KİTAP).

1909’da ünlü Türkolog Martin Hartmann, “eleştiriye kapalılığın Türk toplumunun ilerlemesini engellediğini” yazar. Eleştiri kavgayı sürdürmek için değil, kavgayı önlemek için yapılmalıdır.

“Eleştiriye açık olmayan toplum, her yerde ikiyüzlü (münafık) insanları önde tutar. Bunlar toplumsal değerleri, kendi çıkar dürtülerine göre dizayn ederler. Eğitim kurumlarına bunlar egemen olduğu zaman artık orada ya robot ya preslenmiş ya da kişiliksiz bukalemun insanlar çıkar.” (Doç. Dr. Osman Şekerci, Cuma Konuşmaları, s. 373, RAĞBET).

Taliban, DEAŞ, Boko Haram, FETÖ vb. örneklerde olduğu gibi…

Mandela, “Şayet barış istiyorsanız düşmanınızı seveceksiniz ve onunla kucaklaşmasını bileceksiniz” diyor. Bu çok iddialı ama çok da doğru bir sözdür.

Siyasi tarihçilerin en güçlü devlet başkanlarından biri olarak tanıttığı Franklin D. Roosevelt’e: “Başarınızın sırrını kime borçlusunuz? Zekânıza mı, tahsilinize mi, ailenize mi?” diye sormuşlar. “Hiçbirine değil” demiş Roosevelt ve devam etmiş:

“Bütün deliller benden yana olsa bile, yine de karşı tarafın haklı olabileceğini hiçbir zaman aklımdan çıkarmam, muhakememi buna göre yürütürüm. Bence başarımı sadece bu düşünce tarzına borçluyum”. Bu sözler iddialı sözlerdir ama bir gerçeğe de dikkat çekmiş oluyor: Düşünmek…

Bugüne kadar hep konuştuk hatta çok konuştuk. Artık biraz da düşünmek gerekiyor…

error: Kopyalama Yasak