Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
HZ. PEYGAMBERİ TANIYOR MUYUZ?
1- Hz. Peygamber Getirdiği Mesaja Uygun Yaşamıştır
“Meşhur Tatar Âlimi Şihabeddin Mercani’ye göre, İslâm Peygamberinin en büyük mucizesi, onun getirdiği mesaja uygun olarak ortaya koyduğu hayat tarzıdır. O, bu mucizeyle yeryüzünün en bereketsiz topraklarında en bedevi toplumdan en medeni toplumu meydana getirmiştir…”
Ali Rıza Uğurlu Dede’ye göre: “’Ben sadece güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim’ diyen Hz. Muhammed, gelir eşitsizliğinden cinsiyet ayrımcılığına, kadın sömürüsünden haksız kazanç sağlayanlara kadar insanın, insan üzerindeki haksız hâkimiyetini kaldırmış, tüm insanların eşit ve bir olduğunu söylemiştir…”
Yine Kur’an-ı Kerim, “İnsanları zorla inandıracak değilsin” (Ğaşiye, 88/ 22) diyerek Hz. Peygamber’in bir zorba, bir despot olmadığını bildirmiştir. Öyleyse böyle bir Peygamber’in mensupları arasından zorbalar, despotlar, diktatörler, şahlar, şıhlar, krallar nasıl çıkabiliyor?
“… Hz. Muhammed, Allah’ın bütün kullarını kula kulluktan kurtarıp bir tek Allah’a yöneltmek, insanlık âlemini dünya sıkıntılarından çekerek dünya ve ahiret saadetine ulaştırmak, dinlerin dayanılmaz zulmünden İslâm’ın nurlu ufuklarına kanatlandırmak için gönderilmiştir. Hz. Muhammed, bütün beşeriyete iyilikleri emredip, kötülüklerden nehyetmek, güzel şeyleri helal kılıp çirkinliklerden menetmek, üzerlerindeki yükleri kaldırmak ve ellerindeki kelepçeleri kırmak için gönderilmiştir.”
“Hz. Peygamber’i iyi tanıyanlar onun büyüklüğünü, sineğin kanadında tespit ettiği anti mikropta değil, kızgın çölün bereketsiz toprağında meydana getirdiği toplumun dinamiklerinde ve o toplumu her türlü manevi mikroptan nasıl arındırdığında ararlar. Onu bilenler, büyüklüğünü acve hurmasının hangi hastalıklara şifa olduğunu tespit edişinde değil, hastalıklı kalpleri nasıl tedavi ettiğinde görecek, onun bedenleri tedavi eden biri olmayıp kalpleri tedavi eden biri olduğunu anlayacaktır. Hatta onun büyüklüğünü, Burak ile semaya nasıl yükselip, yedi kat gökte nasıl dolaştığında değil aşağıların aşağısına yuvarlanmış insanlığı yüksek değerlere nasıl ulaştırdığında veya getirdiği değerlerin, insanlığın süfli bir hayattan ulvi bir hayata yükselişi için, nasıl miraç vazifesi gördüğünde arayacaktır.”
Pakistanlı ünlü şair allame Muhammed İkbal de Hz. Peygamber’i şöyle tanıtmıştır:
“İslâm Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz. Peygamber (sav.) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat, aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir.”
Kendi ifadesiyle O; ilmi teşvik eden, çalışmayı özendiren, temizliği imanın bir şubesi haline getiren, Peygamber olmadan önce de emin-güvenilir olan, “Bizi aldatan bizden değildir” diyen, yeryüzünün tamamını mescit, kutsal ilan eden bir Peygamberdir. O Mekke-Medine’yi “harem” bölge, sit alanı haline getiren, insan hayatını Kâbe’den daha kutsal gören, vefat ederken kölesi, cariyesi, hizmetçisi, çocuklarının paylaşacağı bir maddi mirası olmayan Allah Elçisidir…
Ancak bugün İslâm dünyası maalesef böyle bir peygamberi tanıyamıyor. Asıl sorun da budur!
Peygamberler ve özellikle Hz. Peygamber, adam öldürmek, toprak işgal etmek, saltanat sürmek, diktatör olmak için gelmemiştir. Bütün peygamberlerin ve Son Peygamber Hz. Muhammed’in yaptığı tüm savaşlar sadece savunma savaşıdır. Hz. Peygamber’e Mekke’de hayat hakkı tanımayanlar, O Medine’ye hicret edince, onu yok etmek için bu sefer de Medine’ye saldırmışlardır. O da şehrin etrafına hendekler kazdırarak kendisini savunmuştur. Hz. Muhammed’in 23 yıllık peygamberlik döneminde yapılan tüm savaşlarda insan kaybı sadece 251 kişidir. Bu sayıya düşmanları da dâhildir…
Burada Atom bombasıyla yüzbinlerce insanı katledenler mi, hidrojen bombası, zehirli gazlar ve kitle imha silahları üreterek, satışını yaparak bir andan binlerce insanın ölümüne zemin hazırlayanlar mı daha medeni, yoksa Hz. Muhammed mi diye sorulması gerekmez mi?
Hz. Muhammed, daima akıllı, ağırbaşlı, dengeli, ölçülü, yumuşak sözlü, mütevazı, Rabbine güvenen, sabırlı, cömert, merhametli, affedici, sözünde sadık, her hal ve şartta gerçeğin yanında yer alan bir peygamberdir. O, cesaret ve üstün ahlakın tamamını zatında toplamış, kısaca doğruluk ve adalet timsali yüce bir şahsiyettir. Bu durum tarihi bilgilerin ortaya koyduğu bir gerçektir…
İddia ediyoruz ki yeryüzünde, sözleri ile uygulamaları, söyledikleri ile yaptıkları tam bir uyum içerisinde olan Hz. Peygamber’den başka bir şahıs gösterilemez.
O Üstün Ahlak Sahibi Peygamberdir.
Hz. Peygamber, eşine ve namusuna iftira atanları hoş görecek, hayatına kastedenleri affedecek, ezilenlerin elinden tutacak, haksızlıklarla mücadele edecek kadar yüce gönüllü bir insandır. O, insanüstü bir kişiliğe sahip değil, aksine üstün insan özelliklerine sahip bir kimsedir.
“Maturidi’nin de belirttiği üzere bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed’in başka bir mucizesi ve delili olmasaydı bile üstün ahlakı ve örnek yaşantısı onun peygamberliğini gösteren başlı başına yeterli bir delil olurdu.”
Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, işlek caddelerdeki kırmızı alemli çadırlarda alenen fuhşun yapıldığı, doğan masum bebelere tombala çeker gibi baba tayin edildiği, katledilen rakiplerin kulak ve burunlarından süs ve kolye yapıldığı, kafataslarından şarap içildiği, tefeciliğin vahşi kapitalizme dönüşerek insanları sömürdüğü, güçlünün haklı olduğu, zayıf ve kimsesizlerin köle ve cariye olarak alınıp satıldığı, fakirin malının gasp edildiği bir dönemde Hz. Peygamber gelmiş ve insanlığa yüksek bir medeniyet sunmuştur.
O günkü vahşi manzarayı, milli şair Mehmet Akif Ersoy şöyle şiirleştirmiştir:
“Bir kerre, zuhur ettiği çöl en sarpa yerdi;
Bir kerre de ma’mure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi…”
Hz. Peygamber, köle olan Habeşli Bilal’i, İranlı Selman’ı, Bizanslı Suheyb’i aynı duygu etrafında birleştirmiş, kimliklerini asimile etmeden onları özgürleştirmiş, Bilal-i Habeşi, Selma-ı Farisi ve Suheyb’ i Rumî olarak bizzat kendisinin kardeşi ilan etmiştir.
Allah Resulü, davetlere eşiyle beraber katılmıştır. Bir defasında, sırf kendisi için yapılan bir daveti üç defa reddetmiş. Sonunda eşi Hz. Ayşe’ye de davet gelince kabul etmiştir. Bunun üzerine ikisi birlikte davete katılmışlardır.
Böylece O, hem davet sahibini hem eşini onurlandırmış, davetlere de eşli gidilebileceğini göstermiştir.
Hz. Muhammed bir peygamber olarak deve yarıştırmış, deve yarışlarına katılmıştır. Genç kızların defler eşliğinde şarkı söyleyip oynamalarını seyretmiştir. Habeşlilerin mescitte kılıç-kalkan şeklinde oynadıkları folklor oyununa, izlemesi için eşi Hz. Ayşe’yi götürmüş, hatta bu oyunu birlikte seyretmişlerdir.
O, meşru ölçüler içindeki toplumun her hareketine katılmış ve destek vermiştir.
Dindar olanı değil, ehil olanı, lâyık olanı işe almıştır. Ehil olmayana dindarlığına rağmen görev vermemiştir. O emanetleri ehline vermiştir. Gayr-i Müslimleri ve hatta müşrikleri ehilse en önemli ve stratejik işlerde istihdam etmiştir.
“Gerçek bir insan yöneticisi olarak O, müşavirlerini seçmesini iyi bilmiştir. Samimiyeti sebebiyle Hz. Ali’yi, sadakati sebebiyle Hz. Ebubekir’i, enerjisi nedeniyle Hz. Ömer’i ve yumuşaklığı sebebiyle Hz. Osman’ı çok güzel istihdam etmiştir. İnsanlar hakkında hayale kapılmadan O, vazifelerini ve misyonlarını hatırlatmayı ihmal etmemiştir.”
Kölelere ve köle çocuklarına değer verilmediği bir ortamda O, köle oğlu olan Usame’yi tüm itirazlara rağmen ordu komutanı tayin etmiştir.
Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesinin amacı, ölümsüz vahiy ifadelerinin beşer bir peygamber aracılığı ile insanlığa ulaştırılmasıdır. Yani ilahi olanın insani bir düzleme taşınmasıdır. Ancak tarihte bunun tersi olmuş, beşerî olan peygamberler ilahileştirilerek hayattan dışlanmaya çalışılmıştır.
Bunun sonucunda ne olmuştur?
Her mezhep ve gurup, her tarikat ve cemaat kendi görüşlerinin haklılığını savunmak için, her biri kendilerine uygun bir “Muhammed” icat etmişlerdir. Ne kadar öbek varsa, o kadar Muhammed ortaya çıkmıştır. Bir araştırmacı yazar, bu kadar çok Muhammed’i ‘üç’ kategoride toplamış ve kitabına isim olarak “Üç Muhammed” adını vermiştir…
Kısaca her kesimin kendine göre bir peygamberi, bir Muhammed’i olmuştur. Birlik ve bütünlük dini olan İslâm’ın temsilcileri, peygamberi dahi bölmekten çekinmemişlerdir. Bölünme bugün de artarak devam ediyor ve İslâm dünyası perişan oluyor.
Sonuç olarak Mevlid Kandili vesilesiyle İslâm dünyası yeniden Kur’an’a dönmeli, onun anlattığı peygamberi tanımalıdır. O peygamberin getirdiği ilahi mesajlarla buluşmalı ve yeniden ayağa kalkmalıdır. Müslümanlara Kur’an’ı nasıl Hz. Peygamber tanıttıysa, Hz. Peygamberi de Müslümanlar Kur’an ile tanımalıdır.
Aksi takdirde yaldızlı mesajlarla, süslü sözlerle, ruhundan uzak mevlit programlarıyla, sana hasretiz, seni özledik gibi anlamsız ifadelerle onu anlamak mümkün değildir. Ancak onun mesajını yaşayarak, onun ahlakını uygulayarak onu anlayabiliriz.