Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Ben Ellik… Kimileri bana parmaklık der, kimileri kemane. Ağaçtan oyulmuş, nasırlı parmakların sığınağı, biçare ellerin zırhıyım. Ama her şeyden önce, ben bir aşığım. Kime mi? Elbette şu yanı başımda duran, endamıyla göz kamaştıran, kavisli, keskin dilli fıstığa: Orak’a. Bizim aşkımız öyle şehir züppelerinin aşkına benzemez. Bizimki tozun, toprağın, temmuz sıcağının tam ortasında doğdu. İlk karşılaştığımız günü dün gibi hatırlarım. Demirci dükkanından yeni çıkmıştı, parıl parıl parlıyordu. Ben ise asırlık bir dut dalından yontulmuş, taze vernik kokan bir taşra delikanlısıydım. O ne azamet, o ne keskin duruştu öyle! Formuna bittim her şeyden önce. O hilal gibi kıvrımı yok mu, insanın bağrını deler geçer. Gerçi bizim ustanın elinde ilk işe başladığımızda bana biraz yüksekten baktı. “Ben çeliğim, sen odunsun; benden uzak dur, ağzımı körletirsin,” dedi. Dedi ama ilk tarlaya indiğimizde, o kızgın güneşin altında ekinler sararıp başını eğdiğinde anladı bendeki cevheri. O hırsla öne atılıp ekinin boğazına sarılırken, hırçınlığından o nasırlı eller zarar görmesin diye kendimi öne atan hep bendim. Zamanla anladı ki, ben yoksam onun o keskin zekası ve kabiliyeti beş para etmez; insanı yaralar. O günden beri tarlanın ayrılmaz ikilisiyiz.
Aman, amma da abarttın be Ellik! “Odunsun” dediysem yalan mı? Odundun ama yürekli odunmuşsun, hakkını yemeyeyim şimdi. Ben de Orak. Sadece bir demir parçası değilim; ben bir mevsimin adıyım, “Orak Mevsimi”nin! Koskoca takvimler, aylar benim adıma hürmeten açılır bu topraklarda. Haziranın sonu geldi mi, bizim köylülerin gözü tarlaya düşer. Mahsul altın sarısı oldu mu, biliriz ki düğünümüz başlıyor. Tarlaya ilk girdiğimiz günkü o insanları göreceiniz; kış boyu evde oturmaktan, kasaba yüzü görmekten süt dökmüş kedi gibi beyaz, narin tenli insanlardır hepsi. Bizimle bir hafta geçirirler, ondan sonra ne beyazlık kalır ne nar backstage’i! Hepsi birer kara yağız delikanlıya, esmer güzeli kadına dönüşür. Güneş tenlerini kavurur, toprak kokusu siner üstlerine. Benim işim zordur, yalan yok. Eğilirim, ekinin boğazını kavrarım, “hışşt” diye bir ses çıkar benden. O ses berekettir, o ses kışın yenecek ekmektir. Ama itiraf edeyim, bu Ellik olmasa ben çok can yakarım. Ben fıtratım gereği keskinim, gözüm karadır; ekin yerine el kesmeye kalkarım da şu odun kafalı sevdalım araya girer, parmakları korur. Bir de şu huyuna sinir oluyorum: Ben mahsulü biçiyorum, bu arkadan gelip sapları derleyip topluyor, adeta arkamı topluyor. Neymiş, düzenli olacakmış! Yahu bırak, ben fırtına gibi eseceğim tarlada, senin gibi ince hesapçı değilim ki ben! Ama ne yalan söyleyeyim, o olmasa tarlanın ortasında sap gibi kalırım.
Güneş tam tepemize dikildiğinde, hani o sıcağın insan beynini uyuşturduğu anlar vardır ya, işte o zaman tarlanın kenarında bir hareketlilik olur. Köyün gençleri ya da çocukları çıkagelir. Üstlerinde bir bez, altında kocaman bir toprak çömlek… Yoğurt gelmiştir! Ah, o yoğurt yok mu! Benim o kızgın demir gövdem bile o bakracı görünce serinler. İnsanlar bizi şöyle bir kenara, gölgeye bırakırlar. İşte o an bizim en hüzünlü ama en gururlu anımızdır. Yan yana dururuz. Toz içinde, yorgun… İnsanlar o buz gibi yoğurdu kaşıklarken, bazen de güneşte cayır cayır yanmış kollarına, yüzlerine sürerler o yoğurdu. Şifadır çünkü, serinliktir. Onlar o yoğurdu yiyip derin bir “Ah!” çekerken, biz birbirimize bakıp sessizce gururlanırız. Onların boğazından geçen o serinlikte bizim de payımız vardır. Tabii bazen dramatik anlar da olmuyor değil. Geçen sene bizim usta yorgunluktan beni tarlada unutmasın mı? Eyvah dedim, aşkımdan ayrı düştüm! Gece boyu o ıssız tarlada, ay ışığının altında ağladım durdum. Kurtlar kuşlar geçti yanımızdan. Ertesi sabah usta erkenden gelip beni bulduğunda ve Orak’ın yanına koyduğunda, inanır mısınız, Orak’ın üzerindeki çiy taneleri benim için döktüğü gözyaşlarıydı, anladım.
Şimdilerde yaşlandık tabii… Köye o kocaman, gürültülü canavarlar geldiğinden beri bizim eski itibarımız kalmadı. Ne diyorlardı ona? Biçerdöver mi ne… Bir giriyor tarlaya, ne aşk bırakıyor ne niyet, ne imece bırakıyor ne muhabbet. Tozu dumana katıp bitiriyor işi. İnsanlar artık o tarlanın ortasında kara yağız olmuyor; o canavarın klimalı kabininde oturup müzik dinliyorlar. Biz ne mi yapıyoruz? Şimdi bizi o eski kerpiç evin samanlığındaki duvara asmışlar. Yan yana asılı duruyoruz. Paslanmasın diye her sene bizi yağlayan o eski eller de yoruldu artık. Ama yine de pişman değiliz.
Biz bu topraklara alın teri verdik. Biz birbirini seven iki eski dost, iki eski aşık olarak, o altın sarısı günlerin, tarlaya götürülen o şifalı yoğurtların ve “Orak Mevsimi”nin şerefini göğsümüzde bir madalya gibi taşıyoruz. Duvar kenarında unutsalar da, bizim aşkımız o buğday tanelerinin dermanında hala yaşıyor.