Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Beni bilirsiniz. Ya da şöyle söyleyeyim; beni en çok ağustos sıcağında tarladan, kiremit ocağından, bahçesinden alnının teriyle dönenler, susuzluktan bağrı yanmış çocuk kıkırdamaları bilir. Taş örgülü, derin, karanlık ama içi hep hayat dolu bir kuyuyum ben. Yeryüzünün hengamesine inat, dibimde sakladığım buz gibi sükunetle, Terzialan’ın bir sokağında, bir hanenin sülale topraklarında yıllardır göğe bakıp dururum.
İnsanlar beni sadece yer altından su çıkaran taştan bir silindir sanırlar. Oysa ben, üzerine oturduğum şu toprakların hafıza odasıyım. Üzerimdeki o tahta kapağı her araladığınızda yüzünüze çarpan o buz gibi esinti var ya; o aslında geçmişin, çocukluğunuzun, eski günlerin size doğru üflediği bir selamdır.
Bizim buralarda, Terzialan’da kuyu demek, hane demekti. Bereket demekti, bağımsızlık demekti. Sokak sokak gezin hafızanızda; Berber Aliler, Yusuf Pehlivanlar, Azzekadiler, Kocahafızlar, Sülmanlar… Her sülalenin toprağında en az on metre derinliğinde, el emeği göz nuru taş örgülü bir gövdem, bir kardeşim vardı.
Hele bir sokağımız vardı ki, adını tam ortasında durduğum o meşhur Körkuyu’dan alırdı. Hani şu yetmişli yıllarda susuz kalıp körleştiğim, ama çocukların saklambaç oynarken içine gizlendiği o kuyu… Günlerden bir gün, o sokağın neşeli çocuklarından biri karanlığıma düşüvermişti de, neyse ki derinliğimin azlığı ve o çocukların birbirine tutunan dostluğu bir felaketi önlemişti. Büyükleriniz can korkusuyla içimi tamamen doldurup üzerimi kapattılar o gün. Fiziken yok oldum belki o sokağın ortasından ama adımı silmeye güçleri yetmedi; sokağın adı hâlâ Körkuyu, sızım hâlâ o çocukların çocukluk hatıralarında…
Peki, ben neydim sizin için?
Yazın kavurucu sıcağında, betondan ya da taştan örülü o bir metrelik muhafazamın başına gelirdiniz. Sicime bağlı bakır kovanızı, bazen de teneke maşrapanızı karanlığıma doğru salardınız. O kova aşağıya inerken taşa çarpan sesim, mahallenin en güzel melodisiydi. Bazı zamanlar ipiniz kopardı, kovanız dibime, kucağıma düşerdi. İşte o zaman komşudan “kuyu kancası” istenir, bir yardımlaşma seremonisi başlardı kapı önlerinde. O kancayı dibime daldırıp kovayı kurtarma çabanız, aslında birbirinizin eksiğini tamamlama gayretinizdi.
Sadece suyunuz olmadım hiçbir zaman; ben bu köyün, bu hanelerin ortak buzdolabı, serinlik sığınağıydım. Tarladan dönen yorgun bedenlerin sevinci, bir gün önceden koynuma bıraktıkları o buz gibi karpuzun ilk diliminde gizliydi.
Ya o peynirler? Mayıs ayının o en bereketli, en şifalı sütünden yapılan o meşhur keçi peynirlerini testilere, küplere, sonraları o beyaz bidonlara basıp bana emanet ederdiniz. Bilirdiniz ki bu kuyu, emanete ihanet etmez. Tam yedi ay boyunca, mayıstan kasıma kadar, o peynirleri nefesimle olgunlaştırır, tadına tat katar, bozulmadan kış sofralarınıza saklardım. Şimdilerde şehirlerde lüks dükkanların vitrinlerinde aradığınız o derin lezzet, aslında benim o karanlık, serin taş örümceklerimin arasında aylarca sabırla bekleyen emektar keçi peynirinden başkası değildi.
Şimdi durup bakıyorum da yukarılara; devir değişti. Çeşmeler evlerin içine girdi, beyaz camdan dolaplar mutfakların baş köşesine kuruldu. Benim o ahşap kapaklarım birer birer kapandı, kancalar pas tuttu, bakır kovaların yerini unuttunuz.
Ama ne zaman ki o Körkuyu sokağından bir rüzgâr geçse, ne zaman ki mayıs sütü mayalansa, bilirim ki birilerinin ruhu hâlâ benim o buz gibi derinliğimden su çekiyor. Ben Terzialan’ın kuyusuyum; dibim karanlık, suyum bol, hafızam dopdolu. Yüzümü kapatmış olsanız da, ruhunuzun susuzluğunu dindirmek için beni hep o eski, güzel günlerin serinliğinde hatırlayacağınızı çok iyi biliyorum.