Bir Mezuniyet Yolculuğu…

Yayınlama: 02.08.2026
A+
A-

Bir Mezuniyet Yolculuğu: Terzialan’dan İstanbul’a, Bal Sarısından Kep Atma Heyecanına

​Aziz dostlar, kıymetli okurlarım… Bugün buraya, kalbimin bir köşesinde gurur, diğer köşesinde ise memleketimin sapsarı günebakan tarlalarının neşesiyle oturdum. Geçtiğimiz hafta salı günü, ömrümü ömrüne katık ettiğim can yoldaşımla, Meral’imle birlikte hayatımızın en anlamlı yolculuklarından birine çıktık. İstikamet; taşı toprağı altın, kalabalığı derya olan koca İstanbul’du. Vesilemiz ise pek mühimdi: Gözümüzün nuru, kızanımız Hakan’ımızın üniversite mezuniyet töreni…

​Hikayemiz, takvimler 7 Temmuz sabahını gösterirken bizim buraların o cana yakın, tanıdık Terzialan Birlik minibüsleriyle başladı. Hani hep deriz ya “Yolculuk niyetle başlar,” diye; bizim niyetimiz de erkenden yola çıkıp Truva Seyahat’in saat 9.30’daki İstanbul otobüsüne rahatça yetişmekti. Gelgelelim, evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Yol boyunca devam eden asfaltlama çalışmaları, o bildiğimiz 15 dakikalık yolu bir anda 25 dakikaya çıkarıverdi. Otobüsün kalkmasına dakikalar kala terminale varabildik; hani derler ya, ucu ucuna, ecel terleri dökerek zor yetiştik.

​Çan ile Biga arası, buranın yerlilerinin pek iyi bildiği üzere hep kıvrım kıvrımdır. Her ne kadar devletimiz yolları genişletmiş, gidiş geliş ikişer şerit yapmış olsa da o coğrafyanın fıtratındaki o virajlar, kıvrımlar yine de tatlı bir yorgunluk veriyor insana. Yolculuğun hakkıdır, yirmi dakikalık bir ihtiyaç molasının ardından yeniden düştük yola. Ve nihayet, Lapseki’ye varıp da o muhteşem 1915 Çanakkale Köprüsü’yle göz göze geldiğimiz an, içimdeki o çocuksu heyecanı tarif etmem imkansız. İtiraf edeyim, bu şaheserden ilk defa geçiyordum. Bir Çanakkale evladı olarak, boğazın iki yakasını bir gerdanlık gibi süsleyen bu köprüyü görünce göğsüm kabardı, gözlerim doldu. Allah devletimize, milletimize zeval vermesin; hakikaten Çanakkale’nin şanına, tarihine yakışan bir abide olmuş. Köprüye adım atar atmaz, Meral’le daha önceden niyetlendiğimiz dualarımızı etmeye başladık. Bir yandan dudaklarımızdan dualar dökülüyor, bir yandan da bu eşsiz anı ölümsüzleştirmeye çalışıyorduk. Ben elimde fotoğraf makinesiyle pencerelere koşarken, eşim de büyük bir dikkatle video kaydı alıyordu. Derken, tekerleklerimiz Asya’dan Avrupa’ya bastı. Eşime dönüp, “Bak hanım, bir anda Avrupalı oluverdik!” diye latife yapmadan da duramadım tabii.

​Tabii bu koca yolculuğun arkasında, gizli bir kahramanın iki günlük emeği vardı. Hanım, abartmıyorum tam iki gün mutfaktan çıkmadı. Yaprak sarmaları, dolmalar, nar gibi kızarmış kekler, kurabiyeler, mis kokulu poğaçalar… Ne de olsa oğlumuza, canımıza gidiyorduk. Gerçi biliyorum, benim kızanım İstanbul’da aç kalmıyor ama ana yüreği işte; “Anne yemeğini özlemiştir,” düşüncesi her şeyin önüne geçiyor. Sadece yemek mi? Bagajımızda yedek kıyafetler, fazladan ayakkabılar… Hanımın mantığı net: “Bey, oğlumuzun mezuniyetinde giyeceğimiz resmi kıyafetle, İstanbul’u gezeceğimiz kıyafet aynı olamaz.” İyi ki de onun sözünü dinlemişim; zira İstanbul’un sıcağı, nemi ve ilerleyen günlerde başımıza gelen o tatlı aksilikler düşünülünce, hanımın bu ileri görüşlülüğü hayatımızı kurtardı.

​Köprüyü geride bırakıp Trakya topraklarında ilerlerken, sağımızda solumuzda uzanan o muazzam manzara bizi karşıladı. Bir tarafta denizin o derin mavisi, diğer tarafta ise turuncuyla yeşilin raks ettiği uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlaları… Günebakanlar, sanki yol kenarından geçen biz yolculara reverans yapıyor, saygıyla eğiliyorlardı. Tam o esnada, tarlaların güzelliğine bakarken eski bir rüyam depreşti içimde. Eşime dönüp, “Ah Hatun, şuraya bizim arıları bir getirsem, ne bal alırdık ama!” demek geçti içimden. Ama diyemedim… Çünkü o an zihnim çoktan arıların neşeyle polen taşıdığı o kovanlara gitmiş, hayalimde altın sarısı süzme balları tenekelere doldurmaya başlamıştım bile. Otobüs bir tarlayı geçip diğerine geldikçe, benim hayali bal tenekelerimin sayısı da katlanıyordu. Ta ki eşimin o meşhur, beni gerçeğe döndüren “Ne düşünüyorsun öyle derin derin?” dürtüklemesine kadar… Yakalanmıştım. Ne yapayım, koskoca bal tenekelerini otobüsün içinde anlatacak halim yok ya; hemen toparlayıp, “Hiççç, ne düşüneyim hanım, oğlumuzu, Hakan’ı düşünüyorum” diyiverdim. Baba yüreği işte, en güzel sığınaktır. Buradan o günebakan çiftçilerine ve ekmeğini taştan çıkaran gezgin arıcı kardeşlerime de selam olsun; ürünleri bol, hasatları bereketli olsun inşallah.

​Yolun yarısını çoktan devirmişken, yeni açılmış, pırıl pırıl bir tesiste mola verdik. Evden getirdiğimiz o nefis poğaçalardan birkaç lokma atıştırıp, sıcak çaylarımızı yudumladıktan sonra tekrar koyulduk yola. Biz iki eski tüfek, verdik kafa kafaya; geçmişten, gelecekten, çocuklardan konuşurken zamanın nasıl geçtiğini, yolun nasıl tükendiğini anlayamadık. Muhabbet öyle tatlıydı ki, otobüsün İstanbul sınırlarına girdiğini tabela olmasa fark etmeyecektik.

​Evdeki hesabımız saat 15.00 civarı İstanbul’a inip öğle namazlarımızı eda etmekti ancak koca şehrin trafiği henüz otogara girmeden kendini hissettirdi. Saatlerimiz 16.30’u gösterdiğinde ayak basabildik o mahşeri kalabalığın merkezi olan Esenler Otogarı’na. Yol bitmişti ama asıl İstanbul maceramız, oğlumuzla kucaklaştığımız o taş duvarın gölgesinde yeni başlıyordu…

​Şimdilik yolculuk defterini burada kapatıyorum kıymetli okurlarım. İstanbul’un kalabalığında başımıza gelenleri, o “kıyafet macerasını” ve kep atma töreninin o duygu dolu anlarını da bir sonraki yazımda, yine baş başa verdiysek konuşuruz.

​Sağlıcakla ve muhabbetle kalın…