Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Beni Hatırlayan Var mı?
Ben susağım…
Bugünün çocukları belki adımı bile bilmez. Kimileri beni görünce “dekor” der, kimileri “antik eşya.” Oysa ben ne süs eşyasıydım ne de vitrinde sergilensin diye yaratıldım. Ben, bir evin en doğal misafiri, en sessiz emekçisiydim.
Bir zamanlar her bahçede bana yer ayrılırdı. Toprağın en bereketli, güneşin en cömert vurduğu yere ekilirdim. Ağaca sarılır, çardağa tırmanır, bazen bir damın kiremitlerine uzanırdım. İlkbaharda incecik bir filizdim. Yaz boyunca büyür, sonbahara doğru koca bir gövdeye dönüşürdüm. Kimi zaman tombul, kimi zaman uzun boyunlu… Rabbim beni nasıl uygun gördüyse öyle yaratırdı.
Dalımdan koparıldığım gün işim bitmezdi. Asıl hayatım o zaman başlardı. Günlerce kurutulur, içim özenle boşaltılır, güneşte bekletilir, temizlenirdim. Sonra bir evin en kıymetli köşesinde kendime yer bulurdum. İşte o zaman artık ben, susaktım.
Sabahın erken saatlerinde çeşmeye giden kadınların elindeydim. Bakraçtan testiye, testiden bardağa uzanan yolun tam ortasında ben vardım. Yaz sıcağında testinin serin suyunu önce ben alır, sonra kana kana içen dudaklara ulaştırırdım.
O suyun tadını anlatamam size. Çünkü o su sadece su değildi. Toprağın kokusu vardı içinde, kuyunun serinliği vardı, emek vardı, bereket vardı. Ve en önemlisi paylaşmak vardı. Kimse “Bu benim bardağım.” demezdi. Ben, aynı evde yaşayan herkesin susağıydım.
Çocukları çok severdim. Anaları büyük bakır leğeni ortaya koyar, kazanda kaynayan suyu bana emanet ederdi. Biraz sıcak, biraz soğuk… Tam kıvamını yine ben ayarlardım. Sonra minicik bedenlerin üzerine dökülürdüm. İlk çığlık, ilk kahkaha, ilk su savaşı… Hepsine şahidim. Sabun kokusunu bilirim ben; temiz çamaşır kokusunu, anaların şefkatini, babaların sessiz sevgisini… Ben sadece su dökmezdim; sevgi dökerdim.
Kış akşamlarını da bilirim. Sobanın üzerinde fokurdayan güğümü, evin içine yayılan odun kokusunu, dışarıdaki tipiyi, içeride aile olmanın sıcaklığını… Çocuklar sobanın etrafında toplanırken ben yine bir köşede görevimi beklerdim. Kimse bana teşekkür etmezdi. Ama herkes bana ihtiyaç duyardı. İnsan zaten en çok ihtiyaç duyduğu şeylerin kıymetini çoğu zaman fark etmezmiş.
Bazen başka görevlere de çağrılırdım. İçime mis gibi acı biber konurdu, bazen tuz, bazen bulgur, bazen de gelecek yılın tohumu… Hiç yüksünmedim. Çünkü bilirdim ki bir evde işe yaramak, en büyük değerdi.
Sonra zaman değişti. Cam maşrapalar geldi, plastikler geldi, musluklar çoğaldı. Banyolar değişti, leğenler kayboldu, testiler unutuldu. Ben de yavaş yavaş unutuldum.
Şimdi kimi zaman eski bir köy evinin tavanında asılıyım. Kimi zaman bir antikacı dükkânında fiyat etiketi taşıyorum. Kimi zaman da şehirde bir kafede, içine yapay çiçek konulmuş bir süs eşyasıyım. İnsanlar bana bakıp “Ne güzelmiş” diyor. Ama beni tanımıyorlar. Ben güzel olmak için değil, faydalı olmak için doğmuştum.
Biliyor musunuz? Ben aslında sudan daha fazlasını taşıdım. Bir annenin duasını, bir babanın alın terini, çocukların kahkahasını, bayram sabahlarını, yaz akşamlarını, komşulukları, kana kana içilen sohbetleri, aynı tastan su içmenin kardeşliğini… Ben bir neslin çocukluğunu taşıdım.
Şimdi sizlere son bir şey söylemek istiyorum. Eğer bir gün yolunuz eski bir köy evine düşerse, tozlu bir kirişte asılı kalmış yaşlı bir susak görürseniz, onu elinize alın. Avucunuzla üzerindeki tozu usulca silin. Belki o an hiçbir şey söylemez. Ama kulağınızı biraz geçmişe verirseniz bir çocuğun kahkahasını, bir annenin “Üşütme yavrum…” deyişini, testiden bardağa dökülen suyun sesini ve çoktan aramızdan ayrılmış insanların hatıralarını duyarsınız.
Çünkü ben susağım…
İçimde sadece su değil, koca bir milletin çocukluğu saklıdır.