Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ NASIL OLMALIDIR?
Bu yazı Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle kaleme alınmıştır.
Camide ibadet eden bir Müslüman olarak ya da Cuma’dan Cuma’ya mescide gelen bir Mümin olarak nasıl bir mabette ve nasıl bir din görevlisinin, bir imamın arkasında namaz kılmak istersiniz? Yüce Allah’a ibadet etmek gibi ulvi duygularla camiden içeri adım attığınız andan itibaren, temiz ve güzel bir alan, ağaçlar, çiçekler ve çimlerle süslü bir bahçe, itina ile döşenmiş bir mekân, mistik bir ortam, hoş kokularla gönlünüzü okşayan manevi bir atmosfer camiyi sevmenizi, ibadetlerden zevk almanızı kolaylaştırmaz mı?
Düzgün ve temiz giyimli imam ve müezzin veya cami görevlileri tarafından güler yüzle, tatlı dille “hoş geldiniz” sözleriyle, gül suyu ikram edilerek karşılanıp ve bu ruhla namaza başlamak, tam bir huşu içerisinde namaza odaklanmanızı sağlamaz mı? Camiye alışsın diye getirdiğiniz küçük yavrunuzun veya torununuzun başı okşanıp, çikolata hediye edilirse bundan memnun olmaz mısınız?
Kâbe’nin bir şubesi ve Allah’ın evi olan camilerimiz böyle olamaz mı?
Davudî sesli müezzinlerin farklı makamlar deneyerek Bilal Habeşi misali okuduğu ezanlar, yaptığı müezzinlikler size asrısaadeti hatırlatmaz mı? Lahuti sesli bir imamın arkasında olmayı, okuduğu sure ve ayetler arasındaki ahenkten keyif alarak namaz kılmayı düşünmez misiniz? Güzel hitabetiyle gönlünüze dokunarak hutbe okuyan bir hatip, Kur’an ve Sünneti ölçü alarak kürsüde vaaz veren donanımlı bir vaiz, Allah’ın sonsuz rahmetini öne çıkarıyorsa ve ümit kapılarını sonuna kadar açıp Hz. Peygamber ’in örnek ahlakıyla konuşmasını süslüyorsa zevkle dinlemez misiniz?
“Nerede o her biri musiki üstadı olan müezzinlerin okudukları ezanların sedası ve ılgıt ılgıt yayılan mahfi ahengi? Nerede o Türk’ün asırlar boyu bir kanaviçe gibi işlemiş olduğu Kur’an tilavet edası ve Üsküdar Kur’an tilavet ağzı?” (Ahmet Yüksel Özemre, Din İlim Medeniyet, s. 329).
Müftü, vaiz, imam ve müezzin, yani din görelileri samimi duygularla tam bir uyum içerisinde camiye gelen cemaati memnun etmek için seferber olabiliyorsa, cemaat da beş vakit camiye gelmek için seferber olmaz mı?
Din görevlilerimizin bir elinde Kur’an, bir elinde Sünnet, gönlünde iman, kafasında bilgi, eyleminde ahlak olduğu halde “ayağa kalkın ey cemaat” diye haykırma zamanı gelmedi mi? İslâm dünyasının yeniden aydınlanmaya, kısırlaşmış medeniyetimizin yeniden verimli hale gelmeye ihtiyacı yok mu?
Şu hâlde camiler sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bütün dünyadaki gelişmelerin bilimsel ölçüler içerisinde müzakere edildiği yer olmalıdır. Bu yönüyle cami aynı zamanda gelişmiş bir üniversite amfisi, bir meclis kürsüsü, uzmanlaşma ve herkese kapısını açık tutan bir kültür evi olmalıdır.
Gönülden Allah’a bağlanarak huşu içerisinde böyle bir camide namaz kılan biri, dindarlığın özünü ve ruhunu yakalamış demektir. Camilerimiz bu ruhla donatılmalı ve ibadetlerimizin de manevi bir ruhu olmalıdır. Ruhsuzluk ve şuursuzluk İslâm dünyasını perişan etmiştir.
Aydın bir cami imamının önemli tespitleri şöyledir: “Peygamber Efendimiz (as) öyle bir mescit modeli ortaya koymuş ki, elinde fazla hurması olan da oraya getiriyor, karnı aç olan da oraya geliyor. Efendimiz (as) heyetleri de mescitte ağırlıyor, dertleri de orada dinliyor. Bizim camilerimiz de mahalle halkının derman aramak için koştuğu yer haline getirilmelidir.
Mescidi Nebevi ’deki Sosyal Faaliyetler bizim camilerimiz de maalesef yoktur. 1989 yılında Almanya’da görev yaparken, ‘Kiliselerin, işlev olarak Mescidi Nebevi gibi çalıştıklarına’ şahit oldum. Bu gözlem benim bakış açımı değiştirdi.” (Sait Çamlıca, Mahallenin Kaderini Değiştiren İmamlar, s. 124).
Hristiyan Batı ülkelerini düşünelim… Muhteşem Katedralleri, görkemli Kiliseleri, Çan sesleri, kültürlü papazları ve aydın din adamları… Birkaç dalda ihtisas yapıp kendilerini yetiştirip geliştirmiş Hristiyan din adamlarından bahsediliyor. Bizim camilerimiz ve din görevlilerimiz acaba daha mükemmel olamaz mı?
Farkında olmasak da camilerimiz; iman birliğinin temin edilmesinde, aydınlık düşüncelerin gelişmesinde, ilmin gerçeklerinde, insan sevgisinde, toplumun tanışması ve kaynaşmasında, yıkıcı ayrılıkların ortadan kaldırılmasında merkezi bir rol oynamaktadır. Tabiat boşluk kabul etmez. Şayet Camiye karşı çıkar sahip çıkmazsanız bu topraklarda ezan yerine çan sesleri dinlersiniz. …
Bir din ve inanç sistemi öncelikle mabedinden yayılır ve mabedinden yıkılır. Bir din ve inanç sistemini yine öncelikle o din ve inanç sisteminin görevlileri ve mensupları yüceltir veya itibarsızlaştırır. Bu bakımdan İslâm’da camiler, mescitler, cami görevlileri ve din adamları son derece önemlidir.
“İslâm dininin, hayatın her alanına hitap eden muhtevası ve dinamik bir yapısı vardır. İslâm’da dini hayatın merkezi Asr-ı Saadet’ten itibaren mescit, cami olmuş ve cami öncelikle bir ibadet ve eğitim merkezi rolü üstlenmiştir. Fakat günümüzde birçok resmi ve sivil kurum ve kuruluşlar, camilerin geçmişte üstlendiği bazı rolleri üstlendiğinden, caminin ibadet merkezi olma özelliği devam etmiş, dini eğitim-öğretim özelliği daralmış, dini hayatın merkezi oluşu zaafa uğramıştır.” (Ed. Şaban Karaköse, Etkili Din Görevlisi, s. 1).
Bu zaafı azaltmak için camiler; sadece namaz kılınan, ibadet edilen yerler olmamalı, aynı zamanda ilmî, sosyal, kültürel ve hatta sportif faaliyetlerin icra edildiği mekânlar haline getirilmelidir. Cami- ler, dini ve milli kimliğimizin ve geleneklerimizin korunduğu ulvî sığınaklarımız olmalıdır. Bu nedenle Müslümanlar mabetlerine son derece önem vermişlerdir.
İslâm’ın yayılmasına paralel olarak Müslümanların yerleştiği her bölgede mesela Suriye, Mısır, Endülüs, Türkistan ve Anadolu gibi yerlerde muhteşem camiler yapılmıştır. Cami mimarisinde en orijinal eserler Türkler tarafından verilmiştir. Müslüman milletler arasında bu açıdan Türklerin ayrı bir yeri vardır. Özellikle Osmanlılar döneminde yapılmış Süleymaniye, Selimiye ve Sultan Ahmet gibi camiler dünya mabetleri arasında benzeri olmayan muazzam yapılardır. Anadolu’da ve bilhassa İstanbul’da, padişahlar tarafından yaptırılmış camilere selatin camiler denilmiştir. Selatin, sultanlar demektir.
Kâbe Allah’ın evidir, camiler ve mescitler ise Kâbe’nin şubeleri olarak yine Allah’ın evleri sayılır. Camiye gelen cemaat ise Allah’ın misafiridir. Şu hâlde Cami görevlileri Hz. Peygamber’in sünnetine uyarak Allah’ın evinde Allah’ın misafirlerine Allah’ın dini olan İslâm’ı ve Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı anlatıyorlar. Dünyada bundan daha şerefli bir görev olabilir mi?
Rivayete göre eski zamanlarda yalancı bir peygamber zuhur etmiş. Bunun haberi zamanın hükümdarına ulaşmış, o da getirilmesini istemiş. Huzuruna getirilince hükümdar: “Senin peygamberlik iddia ettiğin doğru mu?” demiş. Yalancı peygamber, “Evet efendim” diye cevap vermiş ve devamla kendisine inananların toplanmasını istemiş. Ona inananları hemen toplamışlar. Onların karşısında adam eşek gibi anırınca ona inanalar da eşek gibi anırmaya başlamış. Bunun üzerine şöyle demiş adam: “Görüyorsunuz ya padişahım, ben bu eşeklerin peygamberiyim!!!” (Bk. Muhsin Abdülhamid, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler, çev. M, Saim Yeprem-Hasan Güleç, s. 120).
İslâm dünyası gelişmiş ülkelerle yarışmak istiyorsa, öncelikle yalancı peygamberlerden, sahte mehdilerden, yarım hocalardan, cincilerden, üfürükçülerden, yaptığını zanneden yıkıcı din adamı görünümlü şarlatanlardan kurtulmak zorundadır. Her şeyin sahtesi kötüdür, ancak din adamlarının sahtekârı ise tam bir felakettir. Çünkü bu sahtekârlar ruhu lekeler, kalbi öldürür, fıtratı bozar. Bu millet artık gerçek din görevlileriyle, aydın, çağı doğru okuyan, Kur’an ve Sünneti doğru anlamış soylu din adamlarıyla buluşmalıdır.
Yine rivayete göre yıllar önce İstanbul’a ehl-i kitap bir tüccar gelmiş ve Sultan Ahmet civarında bir hana yerleşmiş. Seher vakti müthiş, hoş, saba makamında okunan bir ezan sesiyle uyanmış ve hemen ayağa kalkmış pencereyi açmış ezanı dinlemeye başlamış. Bu olaydan aylar sonra tekrar İstanbul’a gelmiş ve aynı ezanı dinlerim diye aynı hana yerleşmiş. Yine seher vakti cılız, ruhsuz ve rahatsız edici bir ezan dinlemiş. Bir parça kumaş alarak camiye gitmiş, namazdan sonra o müezzini bulmuş ve kumaş parçasını ona hediye etmiş. Ardından da şu sözleri eklemiş: Geçen geldiğimde müthiş bir ezan dinledim, çok etkilendim ve Müslüman olmaya karar verdim. Ancak sizin ezanı dinleyince Müslüman olmaktan vazgeçtim. Bundan dolayı da bu kumaş parçasını size hediye ediyorum…
Bazen bir müezzinin ezanı, bir imamın hutbesi, bir vaizin vaazı çok önemli olabiliyor ve insanları etkileyebiliyor. Dinsizi dindar yapabiliyor. Bu nedenle gerçek din görevlileri; Allah yolunun divaneleri, Peygamber yolunun âşıkları, İmam Azam ve Maturidi gibi ilim adamlarının temsilcileri, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram Veli, Mevlâna gibi gönül sultanlarının varisleri ve yarınki Türkiye’nin kurucuları olmalıdır. Yarınki Türkiye’nin kurucularının fedakârlığını ise Nurettin Topçu şöyle anlatmıştır:
“… Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir…” (Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, s. 17).
Camilerimiz ve din görevlilerimiz nasıl olmalıdır sorusuna iki cami ve iki din görevlisi üzerinden cevap verilecektir.
İki Cami ve İki Din Adamı:
Türk milleti olarak onurlu geçmişimizin parlak sayfaları arasında camilerimiz ve din görevlilerimizle ilgili sayısız muhteşem tarihi hatıralardan bahsetmek mümkündür. Bu hatıralar, milli birliğimizin ve vatan bütünlüğümüzün çelikleşmiş birer abidesidir. Böylece mabetlerimizin ve din görevlilerimizin bu ülke için ne kadar önemli olduğu da ortaya çıkmış olacaktır. Burada sadece iki caminin tarihi işlevinden ve iki din adamının onurlu tavırlarından bahsedilecektir:
a) İzmir’in İşgaline İlk Direniş Balıkesir Alaca Mescitte Başlamıştır:
15 Mayıs 1919 İzmir’in işgalidir. Vatansever her şehir gibi Balıkesir’de bu işgali protesto etmek ister. Ama şehirde Fransız Askeri Birliği ve İngiliz Muhipler Cemiyeti vardır. Halk nerede toplanacak ve bu protesto nerede, nasıl yapılacaktır? En makul şey Alaca Mescitte Mevlit okutmaktır. Halk okunan Mevlidi dinlemek için Alaca Mescide akın eder. Pencereden bakanlar içeride Mevlit okunduğunu görürler ama bu aslında, İzmir’in işgaline karşı bir direniş, bir kıyam hareketidir. Mevlit bittiğinde çoktan 40 kişilik Ayan Meclisi oluşturulmuş ve 5 kişilik idare heyeti seçilerek göreve başlamıştır… İdare Heyeti işe hızlı başlar. Mahalle mahalle iaşe toplanır. Çeşit çeşit silahlar getirilir. Sokak sokak asker yazılır. Birkaç gün içinde birkaç bölük asker toplanmış ve sivil birlik meydana getirilmiştir. Bu önemli olay, Balıkesir halkının İzmir’in işgaline ve Anadolu’nun istilasına ilk kıyamıdır. Bu kıyam, Alaca Mescitte başlamıştır. (Bk. İsmail Hoşgör, Kuvayı Milliye Kahramanı Köprülülü Hamdi Bey, s. 30-31).
Şayet yolunuz düşer de Balıkesir’e gelir ve Alaca Mescide uğrarsanız, kapıdan içeri girince resimleri duvarda asılı ve isimleri yazılı bu yiğitlerin önünde eğilmeden, onları minnetle selamlamadan ve onlar için dua etmeden lütfen namaza başlamayınız.
b) Selimiye’yi Ne Yapacağız?
Her bakımdan birer mimari şaheser olan İstanbul Süleymaniye ve Edirne Selimiye camileri Anadolu topraklarına Müslüman Türklerin vurduğu çok sağlam manevi mühürlerdir. Bu, düşmanların bile kabule mecbur kaldığı tarihi bir gerçektir.
Mesela Lozan’da barış görüşmeleri müzakere edilirken Yunan Heyeti yüzsüz bir şekilde, “Edirne’nin Yunan şehri olduğunu ve Yunanlılara bırakılması gerektiğini” savunur. Onlara cevabı Türk heyetinden önce İngiliz Heyeti vermiş ve: “Kabul edelim ki Edirne Yunan şehridir, Yunanistan’a aittir. Ancak şu muhteşem Selimiye’yi ne yapacağız, onu nasıl izah edeceğiz?” demişler ve Yunan Heyeti’nin haksız isteğini reddetmişler. (Bk. İsmail Özcan, İslam Ansiklopedisi, s. 34).
Mimar Sinan’ın muhteşem eseri Selimiye Camii, koca serhat şehri Edirne’yi kurtarmıştır. Anlaşılıyor ki, Koca Sinan, Selimiye’nin temelini öyle bir iman gücüyle toprağa gömmüştür ki, onu oradan çıkarıp, söküp atmak mümkün değildir. Camilerimiz tarihte böyle önemli görevler de icra etmişlerdir.
Sadece camilerimiz, mescitlerimiz mi? Bizim tarihimizde önemli görevler icra etmiş eli öpülen din adamlarımız da vardır. Bunlardan sadece iki örnek verelim:
c) “Paşam! Bütün Amasya Emrinizdedir. Gazanız Mübarek Olsun”:
“Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, karargâhıyla Amasya’ya geldiği 15 Haziran 1919 günü kendisini karşılayanların başında Müftü Hacı Tevfik ve Vaiz Abdurrahman Kâmil Efendiler de bulunuyorlar. Mustafa Kemal Paşa’nın Kurmay Başkanı Binbaşı Hüsrev Bey (Gerede) karşılamayı şöyle anlatmıştır:
‘En gönülden ve coşkun karşılama Amasya’da oldu. Başlarında Müftü Efendinin olduğu beldenin mümtaz heyeti bizi şehrin dışında karşıladı. Saraydüzü’ndeki bu merasim, Paşa’nın gözlerini yaşarttı. Müftü Efendi, itimat telkin eden nurani çehresiyle ilerleyerek Paşa’ya yüksek seda ile:
‘Paşam! Bütün Amasya emrinizdedir. Gazanız mübarek olsun’ dedi.
Asla beklemediğimiz bu hitap, aynı zamanda istikbalin teşhisi idi. Peşinden elini uzatan bu mübarek insanın elini öpmek ister gibi eğildi. O, üzerinde üniforması olan Anafartalar kahramanını mu- habbetle kucakladı ve yanındaki zevatı birer birer tanıttı. Millî Mücadelede ilk defa bütün bir şehir safhalarını öğrenme ihtiyacı duymadan, çetinliği besbelli olan vatanın kurtuluş mücadelesini, bayrağını açma kararındaki bir evladının safına katılıyor ve bunu muteber bir din adamının rehberliği, delaleti, öncülüğü ile yerine getiriyordu’.” (Hüseyin Menç, Millî Mücadele Yıllarında Amasya, s. 33’ten Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk Din ve Din Adamları, s.137).
d) Maraş’ı Kahraman Maraş Yapan Hoca:
Kasım 1919’da Maraş Fransızlar tarafından işgal edilmiş, Türk bayrağı indirilmiş kalesine Fransız bayrağı çekilmişti. O günü kimileri “Kara Bir Gün” olarak anarlar. Ertesi gün Cuma günüydü. Maraş’ın Ulu Camii’nde, 28 Kasım 1919 günü Cuma namazında, hutbe okumak için minbere çıkan Rıdvan Hoca, Ulu Camii dolduran cemaate pencereden görünen Fransız bayrağını göstererek şöyle hitap etmiştir:
“Ey Cemaat-i Müslimîn! Kalesinde Fransız bayrağı dalgalanan bir şehrin Ulu Camii’nde Cuma namazı kılmak farz değildir. Cuma namazı bağımsız ülkelerin, hür ve özgür milletlerin Ulu mabetlerinde kılınır. Ya gider o bayrağı oradan indirir, yerine ay-yıldızlı İslam bayrağını çekersiniz, sonra gelir beraberce Cuma namazını eda ederiz, ya da ben size Cuma namazı kıldıramam” demiş ve minberden inmiştir. (Bk. Editör: Muhammet Erat, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, s. 206, KRİTER).
Tarih Rıdvan Hoca’yı rahmet ve minnetle anmaktadır. Maraş’ı kahraman yapan ruh Maraş’ın Ulu Camii’nden Rıdvan Hoca’yla başlamıştır. Sonra Maraş, Kahraman Maraş olmuştur…
Camiler ve din adamları; düşman işgaline uğramış bu aziz vatanın özgürlüğüne, istiklaline, birliğine ve bütünlüğüne işte böyle sahip çıkıyorlar ve bu ülkenin üstüne titriyorlardı.